Dört temel unsur üzerine bina edilen
Kapı; hayat ağacı, güvercin, nar
ve su damlasını içerir.
Kadir İnanır’ın oyunculuk kariyerine nokta koyduğu son filmi olan Kapı’yı ele alırken öncelikle bir film eleştirmeni olmadığımı belirtmek istiyorum. Ben duygunun yoğun olduğu filmleri seven biri olarak böylesi eşsiz bu eser için naçizane bir çalakalem yazı yazmak istedim. Ustaların benim eksik yorumlarıma ihtiyacı yoktur lakin dokunaklı bir izleyici olarak Erdal Beşikçioğlu ile Kadir İnanır’ın rol aldığı böylesi eserin hakkını vermeye çalışmayı onurlu görev bilirim.
Kapı’yı izlerken öncelikle içimde unutulmuş, yabana atılmış en acıklı şarkılar ve yaşantılar zihnimde canlandı diyebilirim. Bu durum bile oynanan eserin şaheserliğine yeterli bir delildir. Madalyonun diğer yüzüne bakıldığında ise insanın bir kalbinin olduğunu hatırlatması, küçücük dünyamıza ne de çok acılar sığdırdığımızı göstermesi beni eline geçiren ayrı yanıydı. Acıda, ayrılıkta, özlemde birbirlerinden farkı olmayan Süryani ve Müslüman iki toplumun yer yer çarpık ilişkilerinin işlendiği hikâye aynı zamanda Mardin’de bir zamanlar yaşananlar hakkında bilgi içeren bir yöne sahiptir. Eser, içinde acının hissedildiği her ev için “Ben bu evde yaşadım” dercesine bir anlam yükler zihinlere. Anıların, çocukluğun ve küçücük de olsa yaşamın bir kesitinin geçtiği evi resmeder. Evinin Çalınan Kapı’sından ilham alsa da bölgenin yaşantısına konu olan ahşap oymacılığını da gözler önüne serer.
Şemsa, Yakup ve Mikail etrafında örülen acıdan iyice nasiplenmiş hikâye yer yer Ermeni-Türk ,yer yer de Süryani-Müslüman ilişkilerine atıflar yaparak tarihe şahitliğini pekiştirir. Çocukları Mikail’in içine atıldığı/düştüğü kuyuyla başlayan hikâye, acılarından kaçarak Almanya’ya sığınan mülteci bir ailenin dramına ev sahipliği yapar. Köyünü ve köyde ilmek ilmek işlenen anılarını terk ederek 25 yıldır Almanya’ya göç eden çiftin iyi bir hayatı vardır. Acılarına set çekmiş görünerek içlerindeki kabuk tutmaya çalışan yarayla yaşam mücadelelerini verirler.
Bir gün aldıkları bir telefonla köşe bucağa saklamaya çalıştıkları acıları tekrar gün yüzüne çıkar. Çocukları Mikail’in DNA tespiti için döndükleri köylerinde bir zamanlar kaybettikleri ruhları gibi kendilerinden sonraya bıraktıkları tüm eserlerin yok edildiği gerçeğini acıyla görürler. Asıl işi ganimetçilik olarak bilinen bir babanın bayrağını devralmış oğlu Remzi, Süryanilere ait ne varsa antikacılara satma derdine düşmüştür. Filmin başlarında ara eleman gibi davranan Remzi’nin de acıdan payını aldığı gerçeği izleyicinin yüreğine ince ince işlenir. Mardin, Almanya, Kayseri ve İstanbul arasında dönen olaylar silsilesi Kayseri’deki bir Ermeni mahallesine yüklenen anlam ile acının yoğurduğu bir Türkiye portresi sunar. Film, kör bir kuyudan umudun aralanması gibi gelebilir. Ancak acının en tazesinin yürekleri elektroşok cihazı gibi yeniden inletmesine benziyor. Kabuk bağlayan bir yaranın adeta yeniden deşilmesini işlerken öte yandan oğlu Mikail ile birlikte işlediği Kapı’nın yokluğunun peşine düşürür Yakub’u. Ganimetçi Remzi ile başlayan yolculuk, gerçekçi bir edayla işlenen karakterleri de ortaya döker.
Malda gözü yoktur Yakub’un lakin gözleri oğlunda ve oğluyla oyduğu Kapı’sındadır. Acı burada iki çeşide bürünür. Oğlu ve Kapı’sı… O, gözyaşlarına boğulurcasına sarıldığı Kapı’yla oğlunu sembolize eder. Kapı, oğludur ama kültürel ve toplumsal bir önemdir de. Süryani ustaların emeğiyle yoğrulan işlemecilik yağmalanırken o köyde yaşayan Müslümanların “ötekine bakışı”nı da resmeder. Eskiden Kapı, mahremiyeti ifade ederdi. “Biz”i güvenli alana alan ama “öteki”ni içimizden kovan bir engel idi. Ancak filmde özellikle kamyoncu lokantasındaki insanların Avrupa’ya göç etmiş Süryanilere gösterdiği ilgi, “öteki”nin Süryaniler de olmadığını gösterir.
Film, feda edilmişleri de bütün çıplaklığı ile gözler önüne serer. Mesela Ganimetçi Remzi, Kayseri’deki ruhsuz betonarme evler için “içinde mis gibi oturuyorlar” gözüyle baktığı yerlere Yakub, “karınca yuvası” der. Bu durum, bütün ihtişamını kaybeden bir medeniyetin yok olmaya karşı direndiği çabayı gösterir. Filmin bir kesitinde kilisenin bahçesinde çocuklar oyunlar oynuyor. Efrayim, çocukların dilleriyle, kökleriyle bağlantı kurduğu alanlar olarak ifade eder burayı. Apartman köşelerinde internetsiz ve hamburgersiz yapamayan çocukların kilise bahçesinde köklerine karşı hissettiği bağlılığın pekiştiği inancındadır. Zaman, insanı kendinden kaçırmıştır filmde. Torunları Nardin, Mardin sokaklarını zevkle gezerken onlar bedenlerinden parçaların koparıldığı ve acının yüreklerini dağladığı bir edayla takip ederler.
Özellikle yolda durdukları bir kesitte çeşmenin başında anlatılan Süryani Aslan ile Müslüman Esma hikâyesini Remzi’nin İslami bir versiyonla anlatması “Yoktur birimizin ötekinden farkı” tabirine tam uyar niteliktedir. Bu yönüyle film, bir babanın Süryani de olsa can ciğer evladından haber alamamasının, yaşıyorsa şayet sesini duyamamasının, öldüyse eğer mezarına koyamamasının bir acı ki ırkı veya milletinin fark edemeyeceğini zihinlere kazır.
Şemsa, oğlunun içine düştüğü veya atıldığı kuyuyu görmek ister filmin bir yerinde. Kuyunun başına vardığında “Sen burada bize seslendin de biz seni duyamadık mı oğlum!” diye çığlık atar. Annelerin yüreğindeki acının renginin olmadığını gösteren bu tablo bana da Cengiz abimi hatırlattı. O ki Murat Nehrinin kırılan buzlarının altına düşüp kaybolduğunda annem de öyle bir çığlık atmıştı. Biri (Mikail) Süryani öteki (Cengiz) Müslüman idi. Ama acı eşdeğerdi, yıkıcı ve yakıcıydı.
Film, Kapı’nın tarihselliğini de işler aslında. O Kapı’da Mikail’in izleri durur. Dört temel unsur üzerine bina edilen Kapı; hayat ağacı, güvercin, nar ve su damlasını içerir. Mikail’in babasını yine babası sayesinde geçtiği eser olan Kapı, Yakub’u uzak yollara düşürür. Çünkü artık hayat ağacı kurumuştur. Güvercinler evlerinden, yurtlarından göç etmiştir. Nar ağacı bolluğu ifade ederken artık yoktur, yoksuldur. Ve su damlası ise çöllere dönmüştür. Dudakları misali kupkuru ve cansızdır. Çünkü onlar ölmüş çocuklarının cesetlerine hasret kalan anne babalardır. Onlar için sadece Kapı’nın bir anlamı vardır. Oğullarını sembolize eden Kapı’larını İstanbul’da bulan Yakub, torunu Nardin’in “Dede kapı bu mu?” sorusu karşısında elinde olmadan afallar. Kapı kelimesi ile zihnine Mikail misafir olmuştur. Derin acılarıyla ve yüreğine işlenmiş anılarıyla Kapı’sını çalar Mikail. Yakub, tereddütle Kapı’ya yönelirken yorgun gözleri çoktan yaşlarını uçsuz bucaksız vadilere salmıştır. Kapı’nın satın alındığını dile getirerek olaya müdahale eden güvenliğe dönen Yakub, “Satın alındı da fiyatını kim biçti?” diyerek kapitalist ve ruhsuz meta dünyasına bir göndermede bulunur.
Filmin sonlarında buldukları Kapı’ları ile Mardin’e dönerken yolda aldıkları haberle yıkılır Yakub. Kapı bulunmuştur ancak bulunan sadece Kapı değildir. İki, üç tane kemiği geride bırakan Mikail’den de eser bulunmuştur. Belki artık bir mezarı olacaktır Mikail’in ancak bedeni gibi acısı da yarım kalacak, hikâyesi de. Acıyla, özlemle ve yeri dolmayan bir ayrılıkla son bulan hikâye, Kapı’yı Mikail’e tabut yapar. Çünkü güvercinler çoktan uçmuştur. Hayat ağacı solmuş, nar ise hiçbir zaman meyve vermemek üzere kurumuştur.