İnsan önce kendisini
kaybettiği yere dönmeli,
yaptığı haksızlıkla yüzleşmeli,
kırdığı gönlün kapısını çalmalı,
gasp ettiği hakkı sahibine vermeli.
“İnsan bazen kaybettiğinin farkına, onu bir daha bulamayacağını anladığında varır.’’
Vaktiyle su, ateş ve ahlak dost olmuşlar. Bir gün, birlikte ormanda gezintiye çıkmışlar.
Hikâye bu ya; orman güzelmiş ama bir o kadar da çetinmiş. Kimi yerde yollar daralıyor, kimi yerde ağaçlar gökyüzünü örtüyor, kimi yerde de insanın önünü göremediği karanlık patikalar başlıyormuş. Üç dost, bir süre sonra yollarını kaybetme ihtimalini düşünmüşler.
Ne de olsa hayat, bazen en iyi bildiğimiz yollarda bile insanı şaşırtırmış.
Birbirlerine dönüp sormuşlar: “Olur da birbirimizi kaybedersek, yeniden nasıl buluşacağız?”
Önce suya sormuşlar: “Ey su, seni kaybedersek nerede arayalım?” Su, her zamanki sakinliğiyle cevap vermiş: “Bir şırıltı duyduğunuzda bilin ki ben oradayım. Bir derenin sesine kulak verin, bir pınarın izini sürün. Bazen toprağın altından, bazen bir kayanın arasından çıkarım karşınıza. Yeter ki sesimi dinlemeyi bilin.”
Sonra ateşe dönmüşler. “Peki ya seni kaybedersek, ey ateş? Seni nerede bulacağız?”
Ateş, alev alev parlayan yüzüyle cevap vermiş: “Gökyüzüne yükselen bir duman gördüğünüzde bilin ki ben oradayım. Bazen bir kıvılcımda, bazen bir ocakta, bazen de karanlığı yaran küçücük bir ışıkta kendimi belli ederim. Yeter ki izimi takip edin.”
Sıra ahlaka gelmiş. Su ile ateş, dostlarına dönmüşler: “Peki ya seni kaybedersek? Seni nerede arayacağız?” Ahlak bir süre susmuş. Öyle bir susmuş ki ormandaki kuşların sesi bile uzaklardan gelmeye başlamış. Rüzgâr dalların arasında dolaşmış, yapraklar birbirine değmiş. Sanki orman, birazdan söylenecek sözü bekliyormuş.
Sonra ahlak, gözlerini iki dostuna çevirmiş ve şöyle demiş: “Beni mi soruyorsunuz? Beni kaybetmeyin dostlarım! Beni asla kaybetmeyin! Çünkü suyu kaybederseniz şırıltısından bulursunuz. Ateşi kaybederseniz dumanından izini sürersiniz. Ama beni kaybederseniz… Beni bir daha nerede bulacağınızı bilemezsiniz! Çünkü ben bir derenin yatağında, bir dağın yamacında, bir dumanın ucunda yaşamam. Ben insanın yüreğinde yaşarım. Bir kere oradan kovulursam, yerime neyin yerleşeceğini bilemezsiniz.
Beni kaybeden, önce kendine yabancılaşır. Sonra başkasının hakkını unutur. Ardından yalanı alışkanlık, haksızlığı marifet, ihaneti de menfaat zanneder. Bir gün gelir, aynaya bakar ama kendini göremez. İnsanların arasındadır ama insanlığın uzağındadır. Herkesin içinde konuşur ama vicdanıyla baş başa kaldığında söyleyecek bir sözü kalmaz.
İşte o zaman beni aramaya başlar. Ama ben öyle bir şeyim ki dostlarım; kaybolduğumda yalnızca beni aramak yetmez. İnsan önce kendisini kaybettiği yere dönmeli, yaptığı haksızlıkla yüzleşmeli, kırdığı gönlün kapısını çalmalı, gasp ettiği hakkı sahibine vermeli. Bazen bir özürle başlar dönüş. Bazen bir gözyaşıyla… Bazen de insanın yıllardır kaçtığı hakikatle yüzleşmesiyle…
Ama şunu unutmayın: Beni dilinizle çağırıp davranışlarınızla kovamazsınız. Beni sözlerinizde taşıyıp işlerinizde inkâr edemezsiniz. Beni korumak istiyorsanız, yalnızken de dürüst olun. Güçlüyken de adil kalın. Menfaatinizle vicdanınız karşı karşıya geldiğinde vicdanınızı susturmayın. Çünkü beni kaybettiğinizde yalnızca bir değeri kaybetmiş olmazsınız. Kendinizi, birbirinize olan güveninizi ve insanlığınızın en kıymetli dayanağını da kaybedersiniz.”
Ahlak sözünü bitirdiğinde suyun şırıltısı kesilmiş, ateşin alevleri bir anlığına küçülmüş.
İkisi de anlamış ki bu ormanda kaybolmaktan daha büyük bir tehlike varmış: “İnsanın kendi içinde kaybolması…’’ Ve üç dost yollarına devam etmişler. Ama ahlakın söyledikleri, ormanın ağaçlarında kalmamış. Yüzyılları aşarak insanların hayatına kadar ulaşmış. Çünkü bu hikâye aslında bir ormanın değil, bütün insanlığın hikâyesiymiş.
DEVAM EDİYOR…