Belki de mesele,
kaybettikten sonra anlamak değil;
kaybetmeden önce durup düşünmektir.
“Bir gün herkes kaybettiği şeylerin değerini mutlaka anlayacak
ama o gün hiç kimse yerli yerinde olmayacak…”
İnsanın en ağır imtihanı, fark edişin gecikmesidir.
Hayat çoğu zaman bize gerçeği fısıldar; biz ise duymamakta ısrar ederiz.
Sahip olduklarımızı sıradanlaştırır, yanımızda olanları “nasıl olsa var” sanırız.
Kıymet, hep kayıp kelimesinden sonra gelir.
Bir insanı kaybedersin mesela…
Ona söylemediğin cümleler boğazında düğüm olur.
Bir şehri kaybedersin; sokakları rüyalarına girer.
Bir dostu, bir ilkeli duruşu, bir davayı, bir ahlakı kaybedersin…
İşte o zaman anlarsın;
aslında gidenin değil, senin eksildiğini.
Ama iş işten geçmiştir.
Çünkü hayatın acı bir kanunu vardır:
Anlamak için çoğu zaman geç kalmak gerekir.
Ve geç kalınan her hakikat, yerini pişmanlığa bırakır.
Bugün değerini bilmediklerimiz,
yarın hatıra bile olamayacak kadar uzağa düşer.
Bugün hoyratça tükettiğimiz insanlar,
yarın kapısını çalacak yüzümüz olmayan sessizliğe dönüşür.
Bugün vazgeçtiklerimiz,
yarın “keşke” diye içimizi yakan bir sızı olur.
İnsanın trajedisi tam da burada başlar:
Gerçekler yerli yerinde dururken, biz başka yerlere savruluruz.
Sonra bir gün uyanırız;
herkes anlamıştır ama kimse aynı yerde değildir artık.
Belki de mesele, kaybettikten sonra anlamak değil;
kaybetmeden önce durup düşünmektir.
Kimin omzunda durduğunu,
hangi değerin seni ayakta tuttuğunu,
neyin seni sen yaptığını fark etmektir.
Çünkü bazı kayıpların telafisi yoktur.
Bazı boşluklar dolmaz.
Bazı pişmanlıklar sessizce insanın ömrünü kemirir.
Ve işte o gün geldiğinde…
Herkes anlar,
ama artık hiçbir şey yerli yerinde değildir.