Aylar eylülden ekime geçiyor,
günlerdense pazar.
Dudaklarımdan kalbime inen bir iksir gibisin,
beni yaşıyorsun azar azar.
İster dört mevsime benzet halimi, istersen de sonbahara.
Ne var ki hepsinden karşılıksız kalmış yalnızlık kokan duygularım ve sessiz çığlıklarım çıkacaktır.
Amansız bir anlamsızlığa yönelmiş sinsi soluklarım ve bir kilit gibi kapalı kalmış hislerime şahit olacaksın.
Dedim ya istersen bir yılın dört mevsimine benzet her şeyi.
Mesela akşamlarını anlatayım sana, bir hiçin pençesindeki ömrümün.
Karanlık basar basmaz bir küskünlük doğar içime inceden.
İliklerime işler soğukluğu duyguların.
Sonra yaşlar ıslatır alnımı.
Ağladığımı fark ediyorum ansızın.
Ben bırakıyorum kendimi gecenin koyuluğuna usulca.
Kendimle yüzleşmem gerekiyor her gece nedense.
Ben seviyorum sanki bunu söylemek istemesem de.
Ve işte o zaman başlar, benim benle savaşım.
Ne geceler oluyor ne de insanlar olabiliyor sırdaşım.
Gerçeklerden bile kaçıyorum artık.
Durduğum yerde yaşları durmuyor gözlerimin.
Ben böyle mi tüketeceğim şu bitmek bilmeyen ömrü?
Sorduğum hiçbir sorunun cevabını bulamıyorum.
Galiba ben, ben olmayan bendeki bir benden kaçıyorum.
Ne kadar kaçsam da limansız bir gemi gibi; bir limana sığınıyorum adı “seni seviyorum…”
Üstümüzde günahlarımızla kirlenmiş bir gökyüzü var.
Bir tek varlığın berraklaştırabilir o göğü.
Gel, tut sana uzanmış şu ellerimi…
Birlikte gökkuşağının en güzel renkleriyle boyayalım alnımıza çalınmış acıdan kaderimizi.
Her sayfasında birer mevsim oluşsun resimlerimizin.
Güzel kokan o saçlarından oluşan fırçayla üstünü kapatalım o hüzünlerimizin.
Seni ay ışığıyla parıldayan göğün altında yaşamak ne güzel.
Aylar eylülden ekime geçiyor, günlerdense pazar.
Dudaklarımdan kalbime inen bir iksir gibisin, beni yaşıyorsun azar azar.
Gel artık, gecemin kâbuslarına inat başucumda bir melek ol, ruhumu aydınlat ey yar…
İletişim: [email protected]