Annem hayattayken köyümüz
sadece bir yaşam alanını ifade etmezdi.
Nefes aldığımız bir yuva ve korunaklı bir yurttu.
İnsan, özler. Bazen bir şehri bazen çocukluğunu… Özlenen şey kimi zaman bir ağacın gölgesi, kimi zaman da artık duyulmayacak bir ses olur. Özlemin kendisi insan olmanın sessiz bir çığlığıdır. Zaten özlem, yaşanmışlıkların içinden çıkar. Haliyle en mutlu anlar da en acıklı hikâyeler de günün birinde özlenecek hatıralar olur.
Özlem duygusu beni her zaman köyüme, hatıralarıma en çok da sesini, soluğunu, sabahın erken saatlerindeki karınca misali çabasını özlediğim anneme götürür. Köyümüz Alevi inancına sahip komşularımızın yer aldığı şirin ama bir o kadar da fırtınalı yanları olan bir köydü. Fırtınalı idi çünkü kalabalık bir ailenin çocuğu olarak hayatı hep hızlı ve ruhsuz yaşıyordum. Öteki yanı ise Alevi komşularımız başarılı ve son derece kültürlü insanlardı. Henüz çocukluğumun erken yıllarında Alevi inancına sahip Rıza Amcanın bağlamasının tınılarına şahit olmuştum. Biz Sünnilere göre bağlama haram idi. Nedendir bilinmez ama sesi, dokunuşu yüreğime işlerdi. Annemden aldığım cesaretle Rıza Amcanın tarlasına, evinin kapısına koşar, bağlamasından çıkan tınıları dinlerdim.
Çobanlık yaptığım gecelerde otlayan ineklerimin arasında yere uzanır gökyüzündeki yıldızları izlerdim. Düşen yıldızların benim gibi bahtı kara düşüncesine kapılırdım. Acırdım onların haline. Hafif esen rüzgârlarda dalgalanan kuru otlar saçlarımı okşarken annemin ellerini özlerdim. Azık olarak boynuma astığım hevanımı (Kürtçe’de çoban azığı demek) uyurken başıma yastık yapar sabahı beklerdim.
Annemin vefatından önce köyüme dair özlemlerim içimde tarifsiz sevinçlerin kaynağı oluyordu. Çünkü her şey annemle anlam kazanıyordu bende. Annemin vefatından sonra köyümün dağları hala aynı dağ, ağaçları kısmen azalmış olsa da aynı ağaç ve hatta rüzgârları bile hala aynı rüzgâr ama bir şey eksik. Aslında eksik olan sadece bir insan olarak annem değil evimizin ruhu, avlumuzun kısık sesi, ocağımızın bereketi ve hatta annemle değer kazanan, güzelleşen her şey eksik.
Hayatımın merkezinde annem vardı. Haliyle onunla geçirdiğim yaşanmışlıklarım bugün birer anı ve yürek yakan bir özleme dönüşmüş. Sobanın başında beklerken gözlerime bakışları, yazın tarlalarda ırgatlara yemek taşırken benden yardım istemesi zihnimde dipdiri durur hala. Annem hayattayken köyümüz sadece bir yaşam alanını ifade etmezdi. Nefes aldığımız bir yuva ve korunaklı bir yurttu. Mesela eve varmadan hal hatırımı sorar, kapının daha içeri girmeden açılacağını bilirdim. Sobamızda kaynayan suyun en çok kaçak çaya yakıştığını bilirdim. Hele sobanın gözünde patates varsa yüreğimizin hop oturup hop kalktığını asla unutmam.
İki odası ve bir salonu olan evimize ne özlemler sıkıştırmışız. Dokuz kardeş ve ebeveynlerimizi sığdırmışız o daracık yere. Evimizin bitişiğindeki tandırda pişen ekmeklerin kokusunu, tandır yanarken rüzgârla eve doğru yol alan dumanları unutamıyorum. Her kış geldiğinde ahırımızın arkasındaki yokuştan kayarak karın tadını çıkarırdık. Hastalandığımızda ise gündüz vakti hiç durmayan annem, yanı başımızdan ayrılmaz bizi avutmaya çalışırdı gece boyu.
İnsan, en çok geri gelmeyeceğini bildiklerini özler. Zihninde derin yaralar açan bu gelememezlik duygusu, insanı kendinden alır uzaklara götürür. Çünkü şu an bende birer özleme dönmüş anılar hiçbir sesle doldurulamayan birer boşluğa dönmüş durumda. Haliyle gelememezlik duygusu sadece çocukluğu eline geçirmez: anneyi, hatıraları ve hatta her şeyi…
Annemin yokluğuyla başlayan özlemlerim, çocukluğumun travmaları ve dahası… Hepsi yaşandıkları dönemdeki mevsimleri bile alıp götürdü. Çünkü artık mevsimler bile değişti. Köyümde bıraktığım çocukluğum, annemin ayak sesleri ve onca yaşanmışlıkların hepsi gitti. Artık hiç biri yok. Her dakika artan özlemler azalmıyor. Tersine insan onlarla yaşamaya çalışıyor. İnsan acıyla, özlemle yaşamayı öğrenmez. Öğrenemez. Acı ve özlem öğrenilmez. Yaşanır…