Medya, psikolojik savaş ve ana akım medya üzerinde Murat Yancı’nın analizleriyle aydınlatıcı bir bakış.

Medya ve iletişimin günümüz çatışmalarında ne kadar kritik olduğuna dair görüşler, son dönemde daha da netleşti. İran–Suriye ve genel olarak bölgedeki gerilimler sırasında psikolojik savaş videolarının ardı ardına yayıldığını görmek acı bir farkındalık yarattı. Örneğin, İran’ın başlangıcında ilk hedeflerden biri devlet televizyonuydu; bu durum, bir ülkenin moralinin ve toplumsal direncinin ne kadar medya odaklı bir etkiye bağlı olduğunu gösteriyor. Medya zayıf olduğunda psikolojik üstünlüğü kaybetmek, dış tehditlerin karşısında ciddi sıkıntılar doğurabiliyor. Bu süreçte, Amerikan propagandasının da etkili biçimde kullanıldığı görüldü; İran’a yöneltilen içerikler, kendi iç iletişimini güçlendirmek için özel ekipler tarafından hazırlanıyor ve servis ediliyor. Amaç, toplumun birliğini korumak, moralı yüksek tutmak ve karşı tarafın moralini bozmak oluyor.
Bu savaşlarda dikkat çeken konulardan biri, teknolojik iletişim araçlarının rolüdür. Elon Musk’ın Starlink uyduları, iletişimin kesintiye uğramaması adına önemli bir adım olarak nitelendiriliyor. Çünkü farklı platformlar üzerinden bilgi akışını sürdürmek, karşı propagandan korunmada belirleyici bir etkiye sahip olabiliyor. Ancak bu adımlar, yalnızca bir ülkenin insiyatifinde değil; uluslararası aktörlerin stratejileriyle şekilleniyor ve bu bağlamda medya güç dengeleri yeniden kuruluyor.
Gazze konusundaki Batı medya tutumu, dünyanın pek çok bölgesinde tartışma yaratan bir başka başlık. İsrail ile olan ilişkiler ve bunun medya tarafında yankılanması, bütçe ve yatırım kararlarının paydalarında belirleyici rol oynuyor. Bazı medya kuruluşları, İsrail’e karşı olan içeriklere karşı sansürcü bir yaklaşım sergilemese bile, taraflı bir bakışla konuları ele alabiliyor. Böylece haberin tarafsızlığı tartışmalı hale gelebiliyor.
Ana akım medya ve sanal medya arasındaki sınırlar konusunda Murat Yancı, sanal medyanın devletlerin arkasında duran güçlerle şekillendiğini vurguluyor. Ana akım medya ise bu süreçte “emniyet subabı” görevi görme iddiasını taşıyor; hatalı bir durum söz konusuysa hızlı aksiyon alınıyor ve sansür ya da düzeltici adımlar atılıyor. Buna karşılık sanal medya, dezenformasyonun hızlı bir şekilde tekrarlanmasına açık bir alan olarak nitelendiriliyor.
15 Temmuz gecesi ana akım medyanın tarihi rolü ise, o dönemde Cumhurbaşkanı’nın CNN Türk ile olan yayını üzerinden belirginleşti. Aynı anda bazı platformlar, darbeyi destekleyici içerikler yayımlayabilirken, ana akım medya dönemin akışını yönlendirme potansiyeli taşıdı. Bu süreçte sanal medya, darbe girişimini etkisizleştirmek yerine operasyon merkezi haline geldi; bazı içerikler uyuşturucu veya yasa dışı bahis gibi konuların üzerinden sızdırıldı ve algoritmik karalamalarla bir propaganda aracı olarak kullanıldı. Bu yüzden sanal medya, özgürlük mücadelesi olarak gösterilirken gerçekte ise “kirli bir bataklık” olarak eleştiriliyor.