Sosyal medyanın karanlık yüzünü köşeli ve sürükleyici bir dille işleyen bu romanın derinlikli kahramanlarıyla tanışın; trolün ibretlik psikolojisi.

Doğu Yücel’in kalemiyle ışık tutulan bu roman; sosyal medyanın yaydığı linç kültürünün nasıl tahripkâr bir güce dönüştüğünü iki anti kahraman üzerinden anlatıyor. Ünlü bir oyuncu olan Kaan Balaban, ekranda canlandırdığı bir sahneyle belirsiz bir trolün hedefi haline geliyor. Başlangıçta kariyerine yönelen tehdit, zamanla özel hayata sızan bir baskıya dönüşüyor; zihinler üzerinde sarsıcı bir etki yaratıyor. Duygusal deprem, Kaan’ın gerçeklik algısını sarsarken, cenaze gibi sessizleşen anlarda bile bir kavga sürüyor: hayatta kalmak için gerçeği hangi tarafa savunacağız?
Bu eserde linç kültürü neden bu kadar yaygınlaşıyor? Epeydir bu konuyu kafamda taşıdığımı hissediyorum. Cancel kültürü ile birleşerek virüs gibi yayılan bu davranışlar, sanal alemde herkesin içindeki karanlığı ortaya çıkarmaya çalışıyor. İnsanlar, tanımadan birinin nasıl göründüğünü düşünmeden sert, keskin eleştiriler yazıyorlar ve bu hareketin normale dönüştüğünü sanıyorlar. Romanda bu meseleye bütün taşıyıcı yönleriyle bakmaya çalıştım; bir trolün zihnine yaklaşmayı denedim. İnsanlar çoğu alanda adaletin yeterince işlemediğini düşünüyor ve kendi yargılarını uç noktalarda ifade ederek sahte bir eşitlik arayışına giriyorlar.
“Bir trolün zihnine girmeye çalıştım” derken neyi kastediyorsunuz? Uzun düşünce ve okuma süreçlerinden sonra bu fikri inşa ettim. Sosyal medyada aktif olan herkesin mutlaka karanlık bir düşünce ya da zararlı bir ifade bir şekilde paylaştığına dair bir gerçekte duruyoruz. Sası her an her yerde saklı olan bu karanlık tarafımız, zaman zaman fiziksel ya da ruhsal sağlığa zarar verebilecek kırılmalara yol açıyor. İçimizdeki trol bazen en ufak bir eksikliğin de tetiklediği bir tehlike hâline dönüşüyor. Bu roman, bu içsel dönüşümü ve düşüşleri sorguluyor.
İki anti kahraman üzerinden ilerlemek niyetiniz neyi amaçladı? Kendime iki meydan okuma koydum: önce okuyucuyu kötü bir figürle özdeşleştirmek, sonra bu deneyimi ikinci tekil sesle aktarmak. Böylece okuyucu kendisini “belki de ben de böyleydim” diye sorgulayacak bir diyalog içinde buluyor. Edebiyatın işlevlerinden biri, okurun kendi kötülüklerini anlamasını sağlamaktır. Romanda karşı taraf olarak konumlandırdığım trol ise yine karanlık bir karakter olarak karşınızda duruyor. Sizi iki kötünün düellosuna sürüklüyor ve nihai olarak hangi tarafı seçeceksiniz sorusuyla bırakıyorum.
Erkeklerin kıskançlığı ve ego savaşları neden romanın odak noktası? Çünkü bu temalar kişisel ve toplumsal hayatlarımızı derinden etkileyen dinamikler olarak öne çıkıyor. Özellikle erkeklik kodlarının baskın olduğu sahneler üzerinden, ‘husumet’in nasıl sertleştiğini ve sonuçlarının nelere vardığını göstermek istedim. Bu yaklaşım, sadece bireyleri değil, toplumsal yapıları da etkileyen güçlerin nasıl işlediğini anlatıyor. Kitabın yaratımında amacım, okuyucuya bu dinamiyi sorgulatmaktı.
Setlere dair eleştiriler ve sanatsal yaşamla ilgili yansımalar nasıl tepkiler aldı? Sektördeki çalışanlardan bu kısımlara karşı bazı endişeler bekliyorum; fakat aldığım geri dönüşler umut verici. Oyuncular, bu sektördeki insanlık dışı durumların giderek aşırı hâle geldiğini görüyorlar ve bu durumu dile getirmek için cesur adımlar atıyorlar. Emeğin bedelini ve sağlık şartlarının karşılanmaması gibi konuların altını çizdiğim için, yapıcı tepkilerle karşılaşıyorum. Roman, bu sorunları sadece betimlemekle kalmaz; üretim koşullarının insanlık onuruna nasıl zarar verebileceğini de sorgular.