Selçuk Bayraktar’ı Türk Müslüman bir aile evladı olarak tanıtan, hayatı ve vizyonunu kesişen sütunlar üzerinden detaylandıran kısa, akıcı bir özet.

Garipçe köyünün sakinliğiyle büyüyen Selçuk Bayraktar, çocukluğunu deniz kokusuyla hatırlıyor. Balıkçı bir büyüğün torunu olarak, gençliğe adım atarken motor bakımı, tamir ve sintine temizliğiyle başlayan serüveni, ailesini tekneyle gezdirmekten eksik olmuyordu. 10 yaşındayken kaptan gibi hissettiğini ve bu hissin hayatının yönünü belirleyen bir anahtar olduğunu ifade ediyor.
Bayraktar, Garipçe’nin kendisi için son istirahatgah yeri olduğunu dile getiriyor. Aile mezarları ve babası Özdemir Bayraktar’ın kabri orada bulunduğundan bölgeye olan bağlılığı da giderek güçleniyor. Derslere çalışmasına yardımcı olan annesi, onun Robert Koleji’ne adım atmasını sağladı; ancak babasının hatırlattığı geçmişin izleri, bu okulun Batı’nın devşirme mektebi gibi olduğunu söyleyen bir uyarı niteliğindeydi.
‘HALA LAZ UŞAĞIYIM’ diyen Bayraktar, Robert Koleji ve MIT’de eğitiminin kendisi için ayrı birer deneyim olduğunu, fakat içten içe kendini hala Laz Uşağı olarak tanımlamaktan vazgeçmediğini gülümseyerek anlatıyor. Annesinin Kastamonulu kökenleri ve kendisini yetiştirme biçimi, onun için hem kimlik hem de yaşam felsefesinin temel taşı oluyor.
‘BU ÜLKENİN EVLADI’ sorusuna yanıtını net ifade eden Bayraktar, kendini Türk Müslüman Selçuk Bayraktar olarak tanımlıyor. Bu ülkenin evladı olduğuna inandığını ve etnik farklılıkların ötesinde bir millet bilinciyle hareket ettiğini vurguluyor: Selahaddin Eyyubi’nin de torunuyuz, Fatih Sultan Mehmet’in de Eyüp Sultan’ın da…