Pera’nın Kadınları: Taş Mektep’te Hafızaların Sahnesiyle geçmişin kadın figürleri gün yüzüne çıkıyor; hafıza ve mekânla dokunan özgün bir yolculuk.

Martıların akışkan rüzgârına karışan sesler ve kedilerin dalgasını andıran hareketleri arasında Taş Mektep’in açık hava sahnesinde kadınların hikâyeleri yeniden can buldu. Büyükada’nın tepelerinden denize yönelen bu mekânda sergilenen Pera’nın Kadınları müzikal tiyatrosu, İstanbul’un çok katmanlı hafızasında izleyicileri keşfe çıkarıyor. 4. Kadın Yüzler Festivali kapsamında sahne alan bu gösterim, hayat ile sahne arasındaki sınırları belirgin biçimde bulanıklaştırdı.
Beyoğlu’nun hayaleti ve güncel haberler Google üzerinden takip ediliyor. En yeni gelişmeler için favorilere ekleyerek hızlı erişim sağlanabilir.
Yazar Petek Kırboğa’nın kaleme aldığı, Muharrem Uğurlu’nun yönetmenliğindeki oyun, Şair Nigar, Valentine Barones Taşkın, Cahide Sonku ve Madam Anahit gibi Beyoğlu’nun hafızasında iz bırakmış dört kadını aynı anda sahnede buluşturuyor. Geçmişte Pera sokaklarında, salonda ve sahnelerde hayat bulan bu kadınlar, oyunda yeniden söz alıyor; kırgınlıklar, mücadeleler ve umutlar yeniden dillendiriliyor. Oyunun her bölümünün ardından sahnede bir mum yakılması, hayatın izlerini somut bir ritüele dönüştürüyor.
Nigar’ın yalnızlığı ve dönemin kalıplarına karşı olan duruşu, izleyiciye Osmanlı’nın ilerici kadın şairlerinin derin düşüncelerini hatırlatıyor. Cumhuriyet dönemi yıldızlarından Cahide Sonku’nun yükselişi ve düşüşü, Muhsin Ertuğrul ile olan tanışmasıyla zirveye uzanırken, 1950’lerde kurulan Sonku Film Şirketi’nin geçmişe dair etkileri de anılıyor. Bu bölüm, seyirciye zarif bir nostaljiyi hatırlatırken aynı zamanda sinemin kadınına dair bir kutlama yapıyor.
Sürgün ve göç temasını işleyen bölümde Valentine Barones Taşkın’ın yaşamı, aidiyet duygusunun ve göçün izlekleriyle derinleşiyor. Oyunun en çarpıcı anlarından biri, Madam Anahit’in sahnede belirmesi ve Çiçek Pasajı’nda uzun yıllar akordeon çalarak Beyoğlu’nun simgesine dönüştüğü anılarıyla konuşmasıdır. Anahit’in hikâyesi, Taksim’in geçmişten günümüze uzanan kırılmalarına değinerek, sahnede Türkiye’nin sancılı dönemlerini hatırlatır. Ancak bu hatırlatma karanlıkla sınırlı kalmaz; Anahit, müziğin büyüsüyle insanlığa ve dayanışmaya dair mesajlar vererek umut aşılar. Enstrümanların büyüsüne eşlik eden notalar, hafızayı canlı tutan bir köprü kurar ve seyirciye geçmişi bugünün ışığında görme imkânı sunar.
Bu anlamlı yolculuk, Pera’nın Kadınları’nı geçmişe dönük bir nostalji yerine geçmişi bugüne taşıyan bir hat olarak sahneye çıkarıyor. Tarih, müzik ve dostluğun bir araya geldiği bu performans, Beyoğlu’nun çok katmanlı hafızasını izleyiciyle paylaşırken, her dinleyişte yeniden doğan bir hatıra olarak karşımıza çıkıyor.