
O zenginleşmeliydi
ve bindiği arabalar lüks olmalı
hatta evleri ve arsaları olmalıydı.
Kapitalist sistemin hayalleri süslediği konular da
bunlar değil miydi?
Bir sonbahar sabahıydı. Kardeşim Osman ile evimizin bahçe tarafına düşen avlusunda oturmuş güneşin doğuşunu izliyorduk. Bir yandan kardeşimin sözlerine kulak veriyor, öbür yandan gün içinde yapacaklarımızı kararlaştırmaya çalışıyordum. Kardeşim ayağa kalktı ve akşam sessize aldığı telefonunu alıp uzaklaştı. Bir süre konuştuklarını az da olsa duyabiliyordum lakin bir biraz sonra kiminle ve ne konuştuğunu duyamadım bile. O giderken ben kafamda dolaşan konulara geri dönmek durumunda kalmıştım.
Osman döndüğünde heyecanlıydı. Belli ki önemli bir konu vardı ona göre. Abi dedi, İrfan abi Fransa’ya gidecek. Bizim dayının İrfan’ı mı dememe kalmadan devam etti. Anlaştığı bir firma ile yurt dışına gideceğini, parayı kıracağını söyledi. O her cümlesiyle ben de gitmek istiyorum Fransa’ya dercesine konuşmaya devam ettikçe onu dinliyor, anlamaya çalışıyordum. Konuşmasına uzun bir süre ara vermeden devam etti. Sonunda ise kararımı verdim ben de gideceğim dedi.
Babam hasta idi. Yanında kalan en küçük oğlunun yurt dışına gitmesine izin vermeyecekti diye düşünüyordum. Belki de konu para olunca o da fikrinden cayacak ve Osman’ı Fransa’ya gönderecekti. Bunları anlamanın zamanı değildi çünkü herkes İrfan Abinin gidişini konuşuyordu.
Köyümüzde özellikle 1990’lı yılların fırtınalarından kaynaklı yurt dışına gitme konusu adeta bir çözüm yolu halini almıştı. Türkiye’de tutunamayan, döviz cinsinin farkları nedeniyle kolay yoldan zenginleşmeyi hayal eden herkes kapağı yurt dışına atma derdinde idi. İrfan Abi de uzun yıllar bu düşlerle yaşamıştı. O da geçim derdinin onu soktuğu türlü hallere dayanamamış ve kararını vermişti. Bilinmeze doğru yol alacaktı o da. Köyden nicesi gidip de köşeyi dönmüştü. Elin Fransız’ı onlara hem süslü bir hayat kurmuş hem de fazlasıyla konfora boğmuştu. Yazları köye lüks marka araçlarla gelenler, köydeki çelimsiz ama ekmeği için çabayı elden bırakmayanları imrendiriyor hatta kışkırtıyordu.
İrfan Abi, uzun bir süre önce dört çocuğu ile Bursa’ya yerleşmişti. Orada kirada kalıyor inşaatlarda usta olarak geçimini sağlamaya çalışıyordu. Aslında başarıyordu ancak hayalleri vardı. O zenginleşmeliydi ve bindiği arabalar lüks olmalı hatta evleri ve arsaları olmalıydı. Kapitalist sistemin hayalleri süslediği konular da bunlar değil miydi? O da umutla yola çıkmak, hayallerinin peşinden gitmek istiyordu. Kardeşimle konuştuğunda artık saatleri sayıyordu. Bir uçakla önce Bosna’ya oradan Hırvatistan Rijeka’ya ardından Slovenya Trieste sonrasında ise gemiyle Venedik’e gideceklerdi. Venedik’ten tren ile ta Fransa’ya varacaklardı. Planın tutup tutmayacağını bilmiyorduk lakin kararlıydı, gidecekti.
Aradan birkaç gün geçti. Dayımın eşini aradım. Bizim Osman bir şeylerden bahsetti. Merak ettim acaba İrfan Abi ne yaptı diye. Dayımın eşi, İrfan Abi’nin Slovenya’ya kadar sorunsuz gittiğini ancak orada yolun güvenliğinden endişe ettiği için geceyi ormanlık alanda geçirdiğini ve en son bu bilgiyi elde ettiğini ifade etti. Doğrusu can güvenliğinden hepimiz endişe duyuyorduk. Dayımın eşine metanet diledikten sonra telefonu kapatmıştım.
Bazı insanlar doğdukları toprakları nasıl terk eder diye düşündüm o sıralar. Acaba bir mecburiyet mi yoksa farklı saikler mi söz konusu idi? İnsan ya iş bulamazsa oralarda veyahut kaçak yollardan gideceği için can güvenliği korkusu yaşamaz mı diye düşünemeden edemedim. Ortada bir gerçek vardı: belki kendisi belki de çocukları için düşlediği bir gelecek… Onun için canını dişine takmış ve bir bilinmeze doğru yola çıkmıştı. Ardından annesinin duası, eşinin masum gözyaşı ve çocuklarının boynuna sarılışı vardı. Bütün bunlar bir ayrılığın göstergesi idi lakin aydınlık bir geleceğin işareti de olabilirdi.
Tarihler 2022 yılının yapraklarından birer birer eksiltirken sabahın kızıl şafağında İrfan Abi’nin İtalya üzerinden Fransa’ya ulaştığı haberi yankılandı zihnimizde. Artık daha iyi bir hayata olan özlemin gerçeğe dönüşmesi için kısa bir zaman kalmıştı. Gerçi bazı yollar haritalarda göründüğü kadar kısa değildir. Ancak umutlar var oldukça yollar da kısalacaktı. Kaçak yollardan geçen ömrü, nice hikâyeye gebeydi. Bununla sınırlı değildi olanlar. Her adımında bedenin yerine ruhu tüketen bir yanı da vardı. Bazen sınırlar korkuya mahal veriyor bazen de yürürken geriye dönmek de mümkün olmuyordu. Omuzlarındaki onca ağırlığa rağmen umut ettiği yarına koşar adımlarla varmaya çalışıyordu.
Sonunda Fransa’ya ulaşmıştı İrfan Abi. Her zaman olduğu gibi yol bitmişti. Gerçi dışarıdan bakıldığında biten sadece yol idi. Oysa gerçek mücadele şimdi başlıyordu. Gurbette yaşayacaktı. En önemli yanı o değil miydi gurbetin: insanın sesini anlayanının olmaması… Hastalanır insan, kapısını çalanı olmayan yerin adıydı. Hele hele akşamın zifiri karanlığında bir kâbus gibi çöken yalnızlıkta çocuklarının sesini, kokusunu hissedememesi değil miydi?
Fransa’nın parlak ışıklarının altında umutlarına ulaşmak için başlamıştı mücadelesi ancak bir sorunu vardı İrfan Abi’nin. Slovenya’da ormanda alanda kalmak zorunda olduğu üç gün gıdasız ve soğukta kalmıştı. Öksürüyordu yeri göğü inletircesine. Sessiz bir yığında yakalamıştı bu sorun onu. Sessizce kaybolmasını umuyor, resmi evraklarının olmayışından dolayı hastanelere uğramıyordu. Dayımın oğlu İrfan’ın hikâyesi de böyle sessiz başlamıştı.
Her günün erken saatlerinde etrafta tanıdık, bildik insanların yanına uğruyor, iş arıyordu. Kimi zaman ucuza da olsa iş buluyor, öksürük seslerini bastırırcasına malasını hissiz duvarlara vuruyordu. Hayat ona ağır bir imtihan sunmaya devam ediyordu. Beklediği desteği bulamıyor, hayalinde süslediği hayat ondan gün geçtikçe uzaklaşıyordu. Şartların ağırlığı bedenine bir kurşun misali işliyor, ruhunu yıpratıyordu. Özellikle çocuklarından ayrı kalışı, öksürürken yüreğinin dışa çıkarcasına yükselttiği gürültü zamanla sağlık sorunlarını ortaya çıkarıyordu.
Bir gün akşamüstü yorgun bedeni dayanamaz ve yere yığılır. İlaçla sarılamayacak kadar derin olan yaraları varlığını artık öksürükle hissettirmeyecek kadar psikopatlaşmıştır. Çağrılan bir ambulans ile Paris’in dehlizlerindeki bir hastaneye kaldırılır. Hastane koridorlarında sedyeyle götürülürken öksürük sesleri hala duyulduğunu söylerler. Doktorlar müdahale etmişler ve kanser olduğunu kısa zaman içinde bildirmişler. Haber bize ulaştığında yıkıldım desem azdır. Hayat ne yazık ki ona ikinci bir şans vermedi dedim kendi kendime. Henüz kırklı yaşlardayken böylesi bir hastalığa duçar olmak ağır geliyordu ruhuma. Ancak mevcut tedavi prosedürlerine uymak ve dua etmek dışında elimizden bir şey gelmiyordu.
Bizler onun iyileşebileceği kanaatini taşırken bir sonbahar akşamında hayata gözlerini yumduğu haberi ulaştı. Ardında gözü yaşlı bir eş, dört evlat, bağrı yanık bir anne ve tamamlanmamış hayaller bıraktı. En acısı da buydu. Bir baba, evlatlarının büyüdüğünü göremeden eşinin eliyle toprağa veriliyordu. Çocukları her cümlelerine başladığında “Babam olsaydı…” ile başlayacak ve yüreklerinde acıdan nice eserler taşıyacaktı.
Bizler yıllardır yabancısı olduğumuz bir şehirde şehrin yalnızlık kokan sokaklarında yaşamaktayız. Bazıları ise geride yetim kalan çocuklarının gözlerinde, kalbinde yaşamaya devam etmektedir. Zenginlik hayaliyle düşlerine doğru yola çıkan dayımın oğlunun en büyük mirası ne bir ev ne de dolu bir banka hesabıydı. Geride bıraktığı dört çocuğu ve hikâyesi dışında bir mirası kalmadı. Bazen İrfan Abinin hikâyesini Yüzyıllık Yalnızlık romanında uzun bir yolculuğa çıkan Buendia ailesine benzetirim. Jose Arcadio Buendia da peşini bırakmayan geçmişin acı hatıraları nedeniyle yaşadığı yeri terk etmedi mi? Arcadio’nun hayalleriyle birlikte aştığı dağları, bataklıkları ve ormanları İrfan Abi de Bosna, Hırvatistan, Slovenya üzerinden aşmadı mı? Buendia ailesi Macondo ile Latin Amerika’nın tarihine, yoksulluğuna ve hatta yalnızlığına işaret ederken İrfan Abi Varto’nun acımasızlığına, Paris’in vefasızlığına ve hatta hayatın lanetliliğine dikkat çekmiyor mu?
Hatırasına ve acısına minnetle İrfan Abi…
İletişim: [email protected]