Gülün Hayaleti üzerinden siyaset ve zamanın izleri: etkileyici analiz, tarih ve edebiyatın iç içe geçtiği derin bir inceleme.

Ülkenin sancılı siyasi geçmişinin gölgesinde şekillenen romanlarındaki anlatılarla tanınan Ayşegül Devecioğlu’nun son eseri, siyasi polisiye türünde okura yeni bir yanıt sunuyor. Bu kitap, yazarın ilk polisiye denemesi olan Kuma Daireler Çizen’in devamı niteliğinde sayılır ve 12 Eylül’ün yarattığı derin sarsıntıyı, günümüzdeki mahalle yaşamına taşıyarak ele alır. Başkahramanımız, isimsiz ve kendi iç hesaplaşmalarıyla boğuşan bir kadın; kentsel dönüşümle birlikte oturduğu sitenin değişmesiyle birlikte ortaya çıkan sırlarla yüzleşir. Komşunun kocası beklenmedik bir akrabadan çok daha fazlası gibi görünür; ölümün ardındaki muamma ise olay örgüsünü şekillendirir.
“Kuş Diline Öykünen”den bugüne üzerinden siyaset ile günlük hayat arasındaki gerilimi Okurlara aktarıyorum. 12 Eylül’ün toplumsal travmayı nasıl derinleştirdiğini ve o travmanın tek başına bireyin kaderini belirlemediğini, edebiyatın bu süreçte bir tedavi aracı olup olmadığını sorguluyorum. Zamanla, yaranın kapanmayacağını kabul etmek, hayata uzlaşmayı getiriyor; fakat anımsamak ve unutmak, tek başına yeterli çözümler sunmuyor. Bu benim için hep taşıdığım bir gerçeğin ifadesi oldu.
İşkenceci ile mağdurun aynı sitenin komşusu olması — bu karşılaşma, cezalandırılmayan geçmişin ağırlığını ve “cezasızlık” kavramının toplumsal yıkımı nasıl beslediğini doğrudan gösteriyor. 12 Eylül sonrası dönemde Kürt halkına karşı işlenen suçlar, adaletin yerini bulmamasıyla daha da derinleşiyor ve bu da bireylerin iç dünyasında çatışmalara yol açıyor. Market köşesinde bile bu gerilimin yankılarını hissetmek mümkün oluyor; sessizlik bile bir tür rahatlama sunmazken, travmanın etkileri sürüyor.
Yaşlılığa bakış açısının eleştirel portresi kitabın bir yan izleğini oluşturuyor: yaşlılığı küçümseyen, dışlayan söylemler ve bunun toplumsal yıkıma dönüştüğünü gösteren bir çerçeve. Kapitalist sistemin yaşamın her alanını metalaştırdığı bu dönemde, yaşlılar adeta toplumsal çöpe dönüştürülüyor. Parası olanlar için gençleşme ve uzun yaşam, bir tür yeni baskı aracı hâline geliyor; bu durum, yaraların üzerini kapatma çabalarını bile zorlaştırıyor. Edebiyat da bu mekânlarda var olabilmenin bir yolu olarak görülüyor; ancak tek başına çözüm sunmuyor, palyatif bir uğraş olarak kaldığı anlarda bile hatıraların ağırlığı eksik kalmıyor.
Simay’ın yazdığı ama yayımlanmayan bir polisiye hikâyesi, anlatıcının iç ve dış seslerinde, metanın giderek büyüdüğü bir edebiyat ortamını işaret ediyor. Eserin bu yönü, bireysel kaygıların ötesinde bir kültürel ve politik sorunlar zincirine işaret ediyor. Metalaşmanın edebiyat üretimine sızması, eserlerin piyasa taleplerine göre şekillenmesi gibi dinamikler, yaratıcı süreçleri ve toplumun bu süreçlere tepkisini birlikte değerlendiriyor.