Osmanlı Alfabe tartışmalarıyla 1. Dünya Savaşı öncesi Latin lehçeleri ve dil politikalarının etkilerini inceleyen kapsamlı bir analiz.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde alfabe meseleleri, özellikle okuryazarlığın artması ve okulların çoğalması süreciyle yakından ilişkilidir. Mehmed Münif Paşa, harf ıslahatına ilişkin konuşmalarında Arap harflerinde hareke eksikliğinin okunuşu çeşitli kılabildiğini vurgular; bu durumun özellikle özel isimlerde anlam karışıklıklarına yol açtığını belirtir. Ayrıca Arap harfli Osmanlı Türkçesinde kelimelerin başı, ortası ve sonundaki yazım farklılıkları nedeniyle basıma uygunluk konusunda zorluklar doğar. Münif Paşa bu sorunları aşmak için sesli harfleri belirginleştirme ve harfleri ayırma gibi yöntemler önerir.
Diğer önemli düşünürler de bu tartışmada farklı çözümler öne sürer. Ahmed Cevdet Paşa, Arap harfleriyle ifade edilemeyen seslerin bulunması gerektiğini söyler. Ahundzâde Mirza Feth Ali’nin, Arap temelli harflere alternatif olarak yeni tarz harfler üzerinde çalıştığı ve bunları 1863’te Osmanlı yönetimine sunduğu kaydedilir. Ancak bu harflerin matbaa için bazı zorluklar içerdiği ve yeniliğin alınabilirliğinin tartışıldığı belirtilir. Zaman içinde Ahundzâde’nin Latin ve Kiril kombinasyonuna dayanan başka bir alfabe önerisi de gündeme gelir.
Değişimi savunanlar arasında Hayreddin Bey, harfler değişmedikçe ilerlemenin mümkün olmadığını savunur; Kuran harflerini korurken idare ve ticarette daha sade bir dönüşüm gerektiğini ileri sürer. Leh kökenli Mustafa Celâleddin Paşa, Arap harflerinin Türkçe ile uyumsuzluğunu da dile getirir ve 1870’lerde Paris’teki oğlu için Latin alfabesini kullanarak gösterim yapar. İttihat ve Terakki’nin kurucularından İbrahim Temo da Latin harfinin Türkçe için daha uygun olacağını savunur ve II. Meşrutiyet sonrasındaki tartışmalarda bu görüş ağırlık kazanır. Hüseyin Cahid ise Latin harflerinin uygulanabilirliği konusunda önemli bir referans noktası olur.
Enver yazısı ve askeri reformlar 1914’te Harbiye Nazırı Enver Paşa, ordudaki yazışmalarda yeni bir yazı sistemi denemeye karar verir; harflerin ayrı yazılması ve sesli harflerin kullanılması ile hataların azaltılması hedeflenir. Bu sisteme Ordu Elifbası ya da hatt-ı cedid adı verilir ve kısa ömürlü bir uygulama olur. Basında bu dönüşümün Latin alfabesine geçişle çözülebileceği yönünde görüşler dile getirilir. Komisyon ise ayrı yazımın sadece Latin harfleriyle mümkün olacağını söyleyerek, Arap harfleriyle ilerlemenin sınırlı kaldığını belirtir.
Ermeni ve Arnavut örnekleri tartışmalar sürerken Ermeni harfli Türkçe metinler de gündeme gelir. 1851’de Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi Ermeni harfleriyle basılmıştır ve bu durum Alfabe tartışmalarında alternatif bir yol olarak anılır. Arnavutlar ise Latin alfabesiyle yazımı benimseyen ilk Osmanlı toplulukları arasındadır; İstanbul Alfabesi gibi çalışmaları kullanmış ve Arnavutça eserler basmışlardır. 18. yüzyıldan itibaren Türkiye’de Latin harflerinin kullanımına yönelik bazı adımlar atılmıştır; 1730’da İbrahim Müteferrika tarafından Latin temelli gramer eseri basılırken, 1790’larda Melling ile yazışmalar Latin harfleriyle Türkçe olarak yapılır. Telgraf iletişimindeki teknik gerekler nedeniyle 1855’te Latin temelli bir iletişim sistemi geliştirilir ve bu da resmi yazışmalarda Latin harflerinin kullanımını gündeme getirir.
Takvim ve kronoloji değişimleri Osmanlı döneminde takvim meselesi de giderek önemli hale gelmiştir. Hicri takvim yerine Rumî takvimin kullanıma alınması süreci tartışmalara yol açar; 1910’da düzenlenmesi için kanun teklifleri verilir, 1916’da miladi takvimin resmi olarak uygulanması için kanun teklifleri sunulur ve nihayet 1917’de meclis, 13 günlük farkın kaldırılması yönünde karar alır. Böylece Batı ile uyum sağlama amacı güdülür ve gün/ay/yıl konusunda daha tutarlı bir sistem benimsenir. Bu gelişmeler, Cumhuriyet’in altyapısının hazırlanması sürecinin temel taşlarını oluşturur ve 1 Ocak 1926’daki miladi takvimin resmiyetiyle sonuçlanır.