DOLAR
48,7713
EURO
56,0537
ALTIN
6.865,89
BIST
13.284,42
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Pazartesi Parçalı Bulutlu
26°C
Salı Yağmurlu
20°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
18°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
21°C

ÖLÜMLE DEVAM EDEN HAYATLAR         _ 4 / 5

25.03.2026 21:25 | Son Güncellenme: 25.03.2026 22:06
A+
A-

 

 

Sahi

siz kimsiniz?

Siz Allah’ın bahşettiği nice nimete

ve bu yüce millete layık değilsiniz;

siz ancak efendilerinize layıksınız…

 

 

Her akşam düşünüyorum; birbirimize yaslandığımız zaman hangimiz daha yorgun? Ne kadar çok detay o kadar büyük bir ıstırap ve o kadar derin bir yorgunluktur.

 

Yorgunluğumuz ancak nereye doğru ilerleyeceğimizi bilmekle geçer. Çünkü gerçek yorgunluk, aynı durumun ruhsuz, renksiz, zevksiz yaşanan sürekliliğidir. Gerçek dinlenme ise, aynı durumun bir hedef doğrultusunda farklı bir ruh, rengârenk ve derin bir zevk ile devam etmesidir. Ancak kimimizin en ilerisi geride; antik Yunan felsefesinde. Genetik mühendisleri az daha çalışırlarsa at kafalı, kuyruklu, yarı maymun insanlar dolaşır aramızda. Onlar, antik Yunan dönemindeki tek tanrı anlayışından, çok tanrıcılığa doğru koşuyorlar. Ne tek tanrı yetiyor onlara ne tek bedene sığıyorlar. Daha büyük bir göz, kulak ve burun olsa insan çıldırır; gördüklerine, duyduklarına ve kokladıklarına dayanabilir mi? Belki mümkün değil fakat özüne ters.

Minyatür sanatında tek göz, tek bakış vardır. Üç yüz altmış derecelik bir açıyla görmek, duymak ve koklamak tanrılık iddiası ve tanrısal bir bakıştır. Bu insanı yorar, yorgun ve bitap düşürür. İnsan iki göz, iki kulak ve iki delikli burun dünyadaki ihtiyaçları tamamlamaya ve ahireti anlamaya doğru kullanırsa fazlasıyla yeter. Dahasına ihtiyaç duymaz. Daha fazlasını neden edinmek ister insan? Ölümsüzlüğü hayal eden, düşünen ve ölümsüzlük iksirini arayan kibir abidesi insana bunlar yetmiyor çünkü!

Yorgunluk diyarında rahatlık aradığımız yerdir dünya! Ne rahata kavuşur ne dinlenebilir insan. Derin derin düşünenler, yorgun gülümsüyorlar! Ve kendini bir yere sığdıramayanlar, nihayetinde bir mezara sığıyorlar. Böyle yorgun nasıl gidersin ebedi evine? Değerini gövdemle kapladığın yerde bulamadan; ruhunun dinginliğinde, düşüncelerinin düzeninde, duygularının özgürlüğünde aramadan hem de. O yerde asla yorgunluk olmaz. Çünkü yorgunluk bir zihin yansımasıdır.

İnsanlar iki kısım; iyiler ve kötüler, güzeller ve çirkinler, doğrular ve eğriler, seyredenler ve seyredilenler… İyiler, güzeller, doğrular ve seyredenler avcı, sahip ve yönetici olurken diğerleri av, köle, yönetilen olur nihayetinde bu dünyada. Gelecekte görünmez olan, olduğu yerde dünyanın her yerinde bulunanlar kazanacak; dünyayı onlar yönetecekler. Bu noktada İbnü’l-Arabî’nin derinlikli şu sözü önemlidir. İlk bakışta bir çelişki gibi görünse de İslam tasavvufunun özündeki “huzur içinde hareket” felsefesini özetler: “Mümin odur ki hep oturur, hiç durmaz” der. ‘Oturmak’, kalbin teslimiyetini, iç huzurunu ve sükûnetini temsil ederken ‘durmaz’ kavramı ise müminin manevi tekamülünü, hayretini ve marifetin yolculuğu ifade eder. “İki günü eşit olan ziyandadır” emri gereğince mümin; her an yeni bir bilgi ve yeni bir hal peşinde bir arayış seferindedir. ‘Dışı sükûn, içi mahşer’ bir insan! Şairler, insanı, “dışı sükûn ile kaim deruni bir mahşer” olarak tanımlar. Mümin, dışarıdan bakıldığında dingin ve huzurlu bir liman gibidir, sakin oturur; fakat derununda hakikate doğru durmaksızın akan bir nehir taşır; akar, hiç durmadan ölene değin akar durur.

Oturmak ve hiç durmamak! Sandalyesinde koşan adamlar olmak zorundayız. Şahdamar adlı şiirinde Sezai Karakoç: “… Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız / Biz kirli ve temiz çamaşırları / Aynı zaman aynı minval üzere katlarız / Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız. …” der. Gözleri kör, kulakları sağır, kalbi engelli olanlar bunlar; onlar bizi anlamazlar. Onlar sanıyorlar ki biz sussak ve onlar anlamazsa mesele kalmayacak! Oturduğumuz yerden dünyayı rasat etmek; görmek, duymak, anlamak ve ona göre davranmak; içinde bulunduğumuz savaşın tarihini yeniden yazmak gibi bir derdimiz var bizim. Sahi siz kimsiniz? Siz Allah’ın bahşettiği nice nimete ve bu yüce millete layık değilsiniz; siz ancak efendilerinize layıksınız…

 

 

 

DEVAM EDİYOR…

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.