Ve bu yolculuk, “zor diyorsun,
zor olacak ki imtihan olsun” der
Mevlâna.
Yunus Emre;
“Bu yola akılla çıkılır.
Sonra akıldan çıkılır,
gönülle devam edilir” der.
Doğal felaketler bize ne öğretti? Bir akıllı telefon olmadan yaşıyorsunuz; bir paltoyu, bir pantolonu, bir potini yırtılana kadar giyerek yaşıyorsunuz; bir mobilyayı, bir döşeği, bir yorganı çürüyüp parçalana değin kullanarak yaşıyorsunuz; ölmüyorsunuz, yaşıyorsunuz… Yaşamak sade, basit, net, düz bir şey… Doğar, yaşar ve ölür insan… Ne için doğduysa, onun için yaşar ve ölür… Ve mezar taşına nüvesine, özüne, özütüne uygun öldüğü yazsa, yeter insana. Mesela Hz. Ebu Bekir ‘es-Sıddık’, Hz. Ömer ‘Faruk-ı Ekber’… Hayat, bir ömre sığmaz, ölüme taşar! Bitmeyen ölümler vardır ve ölümle devam eden hayatlar… Gönül taşınla hatırda güzel kalmakmış bütün mesele…
Dünyayı anlamaya çabalamak beyhude, ahireti anlamaya çabalamak asıl gaye. Ahiretin tarlası bu dünya. Asıl gaye için bu dünya ekilir biçilir. Bu dünyanın ne olduğunu, esasında anlayacaksın ahirette. Bu dünya için telaş niye? Dünya için dünyayı anlamaya çalışman niye? Halbuki ‘dünya diz çöktüğün yer kadardır’; ne daha az ne daha fazla. Bu dünyada iyi, güzel ve doğru olmak hakikaten kolay, sade, net; su gibi akmak. Esas zor, meşakkati ve sonucu ağır olan kötü, çirkin ve eğri olmaktır. Tebessüm etmek için yüzde kullanılan kas sayısı ve verilen emek ile somurtmak için kullanılan kas sayısı ve sarfedilen enerji kıyaslandığında, somurtmak çok daha zor. Çünkü daha fazla kas kullanıyorsun ve daha fazla enerji harcıyorsun.
Dünyadaki en iyi ve güzel şeyler görülemezmiş, onlara dokunulamazmış; onlar sadece kalplerle hissedilirmiş. İnsan, özü gibi iyi, Kitap gibi güzel, elif gibi doğru olunca her şey daha iyi, daha güzel ve daha doğru oluyor… Üç nokta ile başlayan şu hayat, üç nokta ile devam ediyor. İnsan aslına, esasına, özüne dönüyor. İki sonra; üç nokta arasında anı yaşıyor insan! Marul gibi, lahana gibi katmanlı bir şey hayat. Açtıkça, açıldıkça; yaşadıkça, yaşattıkça göbeğe doğru adım adım ilerledikçe yeni bir anlam katmanıyla karşılaşıyor insan… İlerliyor insan; bazen geriye doğru ilerliyor, bazen ileriye doğru ilerliyor. Her zaman ileri doğru ilerlemek iyi değil; her zaman geriye doğru ilerlemek iyi değil… Hedefe doğru ilerlemek iyi, güzel ve doğru…Çünkü bizim en ilerimiz en geride, Asr-ı Saadet’te. Zirve orada.
Hayat bir yolculuk; hiçbir zaman zirveyi bulamayacaksın. Yolculuktaki her ölüm yeni bir doğuma müjde. Hayat bir arayış ve bir varış yolculuğu işte. Ve seyir halindeyseniz iki seçeneğiniz var: Ya yol, yolculuk ve varacağınız yer hakkında endişeleneceksiniz yahut yolun, yolculuğun ve gideceğiniz yerin manzarasının keyfini süreceksiniz. Seçim sizin. Neyi seçtiniz? Siz seçtiğinizsiniz. Bu yolculukta her şeyin üstüne geldiğini söylüyorsun. Lakin üstüne gelen bir şey yok, sadece senin üstüne düştüğün çok şey var bu yolculukta. Ve bu yolculuk, “zor diyorsun, zor olacak ki imtihan olsun” der Mevlâna. Yunus Emre; “Bu yola akılla çıkılır. Sonra akıldan çıkılır, gönülle devam edilir” der. Yolun da yolculuğun da varacağınız yerin keyfi de ancak gönülle sürdürülür. Bu yolculukta kafanda harcadığın zaman, yolda harcadığın zamandan daha mı az yoksa daha mı fazla? Bunu bilmiyorsun işte!
Çoğu insan bitmiş savaşların içinde savaşarak yaşamaya devam ediyor. Bedenindeki yaralar kabuk tutsa da hala ruhu savaşıyor, zihni vuruşuyor, duyguları çarpışıyor, ince kas sistemi çekişiyor. Savaş her alanda devam ediyor, her gece yorgun yatıyor, her sabah yorgun uyanıyor. Çarpışmaktan yorgun düşmüş, yorgun savaşçılar ölümü bekliyor! Dili sussa da eylemleri bağırıyor, cesedi haykırıyor!
DEVAM EDİYOR…