Karın büyüleyici manzaralarıyla zaman durur; içsel yolculuklar ve hikayeler, sıcak bir sığınak gibi duyguları ısıtır.

Karın yalnızca bir örtü olmadığını, bir duraksama hâli olarak ortaya çıktığı yeni sergiyle buluşuyoruz. Yapı Kredi bomontiada’daki bu çalışmada, kar romantize edilmiş bir manzara estetiğinin ötesine geçerek izleyiciyi zamanın akışını ağırlaştıran bir eşik olarak karşılıyor. Türkiye’nin doğu coğrafyasından kış mevsiminin izlerini taşıyan kareler, yalnızca doğa olaylarını betimlemekten çıkıp bellek, zaman ve insan deneyimini içeren zengin imgeler sunuyor.
Araptarlı’nın kadrajında kar, silerken de belirginleştiren bir etkiye sahip: detayı örtüyor gibi görünürken duyguyu ortaya çıkarıyor. Beyazlığın içinde yaşam sanki askıya alınmış, hareketler duruyor, mekân sessizleşiyor ve her biri kendi iç dünyasıyla yüzleşen insanlar ortaya çıkıyor. Sessiz ve ısrarlı bir belgesel duyarlılık bu seride, izleyiciyi gördüklerimizle başlayıp bakışlarıyla ilerleyen bir düşünce yolculuğuna davet ediyor. “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi” yalnızca bir başlangıç değil, hikâyenin nasıl ve neden ortaya çıktığı üzerine sessiz ama güçlü bir düşünce alanı açıyor.
Küratör Derya Yücel, sergiyi şu sözlerle özetliyor: Açıların karla kaplanan sessizliği, bir manzara olmaktan çok içsel dünyaları yeniden okumaya yol açıyor ve bizi dış dünyanın olduğu kadar iç dünyanın izlerini de keşfetmeye çağırıyor. Araptarlı’ya göre kar, estetik deneyimin ötesinde bir düşünce biçimini tetikliyor: Karla kaplı bir yer, zamanın akışı yerine derinliğin izleğini gösteriyor; her şey donmuş bir duruşa kavuşurken hareketin özünü sorguluyor. Seyircinin iç dünyasında ise, anlatılanın ötesinde görünenler ve görünmeyenler arasındaki farklar belirginleşiyor. İlk kareyi çektiğim an, anlatı için sadece başlangıç; gerisini izleyici kendi iç sesinden aldığı ilhamla tamamlıyor. Fotoğraflarda kar, sadeleşen bir görselliğin arkasında benim görme biçimimi dönüştüren bir güç olarak ortaya çıkıyor. İşlevsellik geri çekilirken bakış, neye baktığını değil nasıl baktığını sorgulamaya başlıyor; bu da kompozisyonun genişlemesini ve boşlukların artmasını sağlıyor. Görme eylemi artık sahip olma amacı taşımayan, karşısındakine alan tanıyan bir iletiye dönüşüyor.