Hayatin içinden gelenler…
Hayata dair…
“Bir şeyden çok eminim:
Kendimi üzdüğüm kadar kimseyi üzmedim bu hayatta…”
İnsan bunu bir başkasına değil,
ancak kendine itiraf edebilir.
Çünkü başkasının kalbini kırdığımızda
bir özürle hafifler içimiz,
ama kendi kalbimizi kırdığımızda
onu onaracak bir cümle bulamayız.
Biz kendimizi;
hep güçlü olmak zorunda sanarak üzdük.
“Dayan” dedik,
kimse görmese de.
“Geçer” dedik,
içimizden bir şeyler eksilse de.
Herkesin yüküne talip olduk,
kendi yorgunluğumuzu görmezden geldik.
Bir tebessümü borç bildik başkalarına,
kendimize ise lüks saydık.
En çok da susarak yaraladık kendimizi.
Söylesek düzelecek şeyleri içimize gömdük.
Kırıldık ama belli etmedik.
Anlaşılmadık ama anlatmadık.
Sonra da “kimse anlamıyor” diye
kendi içimizde yalnız kaldık.
Oysa insanın kalbi,
sustukça genişleyen bir boşluk değildir.
Aksine,
sustukça daralan bir odadır.
Biz çoğu zaman kendimizi,
olmamız gereken kişiyle kıyasladık.
Olduğumuz hâli küçümsedik.
Yol almış olmamızı değil,
varamadığımız yeri düşündük.
Kendimize hiç şunu demedik:
“Bu kadarına gücün yetti ama yine de yürüdün.”
Hayat bize ağır gelmedi belki,
ama biz kendimize çok ağır davrandık.
İnsan bunu fark ettiği anda, kendine kızmaktan çok kendini anlamaya başlıyor.
Şimdi dönüp bakınca anlıyor insan:
En çok kendimizi ihmal etmişiz.
En son kendimizi sormuşuz.
En geç kendimize merhamet etmişiz.
Oysa insan,
kendine merhamet etmeyi öğrenmeden
hayatı taşıyamıyor.
Belki de olgunluk,
kendini suçlamaktan vazgeçtiğin yerde başlıyordur.
Belki de iyileşmek,
“Ben de insandım” diyebildiğin anda…
Allah’ım,
bize kendimize yüklediğimiz ağırlığı hafifletmeyi nasip et.
Kalbimizi inciten değil,
iyileştiren sözleri kendimize söylemeyi öğret.
Bizi kendimize düşman değil,
kendimize emanet eyle.
Amin.