Cannes ve Rivieraların ışığında sinema ile edebiyatın iç içe geçtiği, yeniden yazılan anların büyülü keşfi.

Parisli yazar Sylvie’nin yeni romanına odaklandığı anlarda, karşı apartmandaki Pierre’nin bakışları onun zihninde hem romanın merkezine hem de bastırılan arzuların merkezi haline geliyor. Vincent Cassel, 1995’te Nefret’teki öfkeli gencin izlerini taşıyarak bugünün yorulmuş yüzünde derin bir farkındalık yaratıyor. Kırmızı halı, zamanın geçiciliğini fısıldayarak anın değerini hatırlatıyor ve Cassel’in yüzünde yılların izi belirginleşiyor.
Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski ise Anavatan adlı filminde Nazi dönemi sonrası Almanya’ya dönüş sürecini çarpıcı bir dille aktarıyor. Senaryonun güçlü yapısı, filmlere göre belirgin bir avantaj sunuyor ve arkasında ağırlıklı bir siyasi tarih yürüyor. Jane Schoenbrun’un “Kamp Miasma’da Ergenlik, Cinsellik ve Ölüm” adlı çalışması, 1980’lerin kamp korkusu estetiğini canlı bir şekilde yansıtıyor; bu yorum bugün çok konuşuluyor olsa da bana hiç hitap etmedi.
Akşamüstü Cannes’a kısa bir yolculukla Antibes’e geçildiğinde, festivalin hareketliliği uzantı bir enerjiyle sürüyor. Grimaldi Şatosu’nda Picasso’nun esinlediği çalışmalar süreklilik arz ediyor; Hôtel du Cap-Eden-Roc’daki özel davetler ise Riviera’nın görünmeyen koridorlarında festivalin sosyal akışını belirliyor. Fitzgerald’ın “Geceler Güzeldir” romanına ilham veren bu bölge, yazarın dünyasına da sadece yaşamın izlerini taşıyor.