İstanbul’un soğuk yıllarında karlar Boğazı kilitliyor; unutulmaz anılar ve tarihi hikayeler, sıcak bir keşif yolculuğu.

İstanbul’un geçmişten bugüne uzanan kışları, boğazı sarmalayan buzlar ve kar tanelerinin sertliğiyle konuşur. 1621 yılında boğazı geçilemez biçimde buz kaplar, martın ortasında bile şaşılacak kar yağışları görülebilirdi. Şehrin görünümü, kar örtüsüyle yükselir, binalar kar tabakaları altında adeta yeniden şekillenirken, sokaklar kartopu savaşlarına sahne olurdu. Ancak buzlar yalnızca eğlenceyi değil, yaralanmaları da beraberinde getirirdi; zira kar taneleri içten içe sertleşir ve insanlar için tehlike oluştururdu.
Bu şaşırtıcı kara perdeleri nasıl bir doğayla ilişkiliydi peki? Kandilli Rasathanesi’nden Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, kutup soğuklarının İstanbul’a nasıl ulaştığını ve kentin ikliminin bu tarihsel parçalarını nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde anlattı. Bir yandan kar tanelerinin içinin buz gibi sertleşmesiyle yaralanmalarını hatırlatan anlar, diğer yanda gemilerin boğazda sıkışması gibi olayları gün yüzüne çıkarırdı. Milliyet.com.tr’ye konuşan Tek, 1929’un yedi Ocak’ta başlayan ve yaklaşık 55 gün süren büyük soğumanın, şehrin tarihi boyunca iz bırakan bir meteorolojik olay olduğunu belirtti.
Bizans döneminden Osmanlı dönemine uzanan kayıtlar, Boğaz’ın buzla kaplandığı, yaka ile yaka arasındaki kara ve buzla dolduğuna işaret eder. 20 gün boyunca süren donlardan, 763 yılında Haliç kıyısının 100 metre ileriye kadar buzla kaplandığına kadar pek çok örnek var. Üsküdar’dan Galata’ya buz üstünden geçildiğini yazan belgeler, kışın İstanbul’a verdiği zorlu derinliği gösterir. 934 yılındaki karşılaşmalar, 1232’de Fatih’in döneminde ve daha sonraki yıllarda görülen sert kış dönemlerinin ipuçlarını taşır.
1878’de savaşlar nedeniyle orduya destek verilememiş olması, 1892’de ise kışın boğaza buz taşıması gibi olaylar, o dönemin zorluklarını resmetti. 1900’lere gelindiğinde ise 1929, 1954 ve 1987 gibi kışlar, unutulmaz anılar ve bazı yasaklarla hafızalara kazınmıştır. Kartopu oynamanın yasaklandığı günler, gemilerin buzda sıkışması ve insanlar yüzen buz parçalarıyla Boğaz’da gezinti yapması, bu dönemin fotoğraflara yansıyan anılarındandır.
Soğuklar sadece Sibirya’dan mı geliyor? sorusuna verilen yanıt, Adil Tek’in açıklamalarıyla netleşir. Sıcaklık düşüşlerinin ve buzların oluşumunun yalnızca Sibirya’ya özgü olmadığını, kutup girdabının Avrupa üzerinden İstanbul’a kadar uzanabildiğini belirtir Tek. 1929 olayında yüksek basınç ve kutup girdabının birleşimiyle Karadeniz’den boğaza yükselen soğuklar, Şubat’ın ilk haftalarına damgasını vurdu ve 9 Şubat’ta en sert düşüşler kaydedildi. Bu dönemde sıcaklıklar -13.5 dereceye kadar geriledi.
İstanbul’da buzlu günleri anlamak için basit bir benzetme olarak Tek, su dolu bir poşeti örnek gösterir: basınç arttıkça kenarlardan yukarı doğru şişer; nem varsa yağış başlar ve soğuk havayla birlikte kara, buz ve bulutlar bir arada çalışır. Avrupa üzerinde yüksek basınç oluştuğunda girdap yönünde hareket eden havalar, Karadeniz ve İstanbul üzerinden gelip boğazı etkiler. Bu açıklama, kışların neden bu kadar sert ve alışılmışın dışında olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
İstanbul’un iklimsel hafızası, bu tür uzun ve sert kışların nadirleştiği günlere işaret eder. Ancak geçmişteki buzlu dönemeçler, şehir için yalnızca birer anı değildir; aynı zamanda şehir kültürünün, mühendisliğin ve halkın sabrının birer simgesidir.
Adil Tek’in anlatımıyla kutuplardan kopan soğuk girdapının nasıl İstanbul’a ulaştığını anlamak, iklimin şehir yaşamını nasıl şekillediğini daha net görmemizi sağlar.