Kadınların sessizliğiyle güçlenen bu oyun, A Yüzü B Yüzü’nün sahnesinde başkaldırıyı anlatıyor. Etkileyici, çarpıcı ve unutulmaz.

Bir imleyen sözler ve bastırılan öfke, her gün idare edilen anlar… Oyunun yazarı ve yönetmeni Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nun sahneye taşıdığı bu alan, karanlık ve boğucu bir yerden çıkıp “eğlenceli bir başkaldırı” olarak yeniden kurulur. Seyirciyle iç içe geçen anlarda, gülümsemenin ardındaki kırılganlığı ve bu kırılganlığın nasıl bir gerilime dönüştüğünü görmek mümkün olur. Oyunun odak noktası, sıkça gördüğümüz klişelerin ötesine geçerek kadını sessizliğe mahkum eden toplumsal düzenin izlerini sürüyor.
Neden hep sakinl? Berfu Öngören ve Pınar Tuncegil’in canlandırdığı dört kadın karakteriyle perdeye yansıyan yaşamlar, görünürde birbirinden farklı gibi görünse de arka planda aynı iklimin etkisini taşıyor. Bir spikerin mesleğinde karşılaştığı küçümseme, oto sanayi işçisinin dayanıklılık mücadelesi, tüketim baskısının içinde görünmezleşen bir kadın işçinin emeği ve özel hayatında ihanete uğrayan bir kadının taşıdığı öfke… Tüm bu kırılmalar, yalnızca bireysel öyküler olarak ele alınmıyor; hepsinin arkasında saklı olan toplumsal düzenin işleyişine dikkat çekiliyor. Kadınların öfkesi burada ‘abartı’ ya da ‘kişisel’ bir tepki olarak görünmüyor; her zaman bastırılmanın ve küçümsenmenin sonucunda şekilleniyor. Bu noktada, oyun kendi çıkış noktasını net bir şekilde belirliyor: gün içinde kadınların karşılaştıkları türlü zorbalık karşısında “Hep kendimizi tutuyoruz, sakin kalmaya çalışıyoruz” diyen yönetmenin bakış açısı, bu bastırılmış hâli sahnede alternatif bir potansiyele dönüştürme arzusu taşıyor. “Bir gün gerçekten farklı bir tepki versek ne olurdu?” sorusu, oyunun temel dürtüsünü oluşturarak, kadının sürekli idare etme hâlini ters yüz ediyor. Böylece “A Yüzü B Yüzü” sadece kadının yaşadıklarını anlatan bir oyun olmaktan çıkıp, neden hep makul, sakin ve anlayışlı kalmak zorunda bırakıldığını sorgulayan bir çalışma haline geliyor.
Eril dilin şiddeti: Erkolar korosu Oyunun en vurucu yanlarından biri, baskının çoğunlukla büyük olaylar üzerinden değil, günlük, tanıdık anlar üzerinden kurulmasıdır. Oyun, “Muayyen gününde misin?”, “Elinin hamuruyla bu işe karışma”, “Arabayı buna mı verdin?” gibi cümlelerle bu baskıyı görünür kılıyor. Kadınların yetkinliğini, aklını, öfkesini ve kararlarını sürekli tartışmaya açan bu dil, sahnede zamanla görünmez bir şiddet mekanizmasına dönüşüyor. Özellikle oto sanayideki bölüm, bu baskının en çarpıcı sahnelerinden biri olarak öne çıkıyor: kadın tamircinin karşılaştığı güvensizlik, tek bir müşterinin ötesinde, erkeklerin bir araya gelip kurduğu “Erkolar korosu”na dönüşüyor. Hızlı servis noktasındaki kadının hikâyesi ise tekrarlanan hareketler, mekanikleşen beden ve tekdüze emirlerle kadın emeğinin nasıl ölçüsüzleştiğini ve aşınabildiğini hissettiriyor. Zamanla yalnızca karakterin öfkesi değil, onu bu noktaya getiren çalışma düzeni ve dilin kendisi de taşan bir baskıya dönüşüyor. Bu nedenle oyun, parçalı bir yapıya bürünerek günlük yaşamlardaki yoğun akışı yansıtırken, hayatın ritminin sanki kesintisiz bir akış gibi hissedilmesini sağlıyor. Kadınlar, trafikte, işyerinde, sokakta ya da ilişkilerinde karşılaştıkları yükleri anlık olarak yaşamayıp, anlar geçerken hesaplaşmadan bir sonraki adımı atmaya çalışıyorlar.
Seyirci oyundan mutlu çıkıyor Başak Kıvılcım Ertanoğlu, bu eseri bir yüzleşmeden çok bir başkaldırı olarak tanımlıyor: “Kadınların dilinden eğlenceli bir başkaldırı diyebilirim.” Ancak bu başkaldırı, sert bir yaklaşım yerine ironik, ritmik ve hafif bir tonla kurulur. Oyunda müzik, tonun belirleyici damarı olarak öne çıkıyor; tam bir müzikal olmadığını bilsek de melodik anlatı, duygunun iletilmesinde kilit rol oynuyor. Seyircinin mutlu bir çıkış yapması da bu nedenle sürpriz değil. Yönetmen, ağır bir dönemde, ekonomik sıkışmanın ve toplumsal baskının arttığı bir zamanda, kadınların deneyimlerini karamsarlığa kapılmadan aktarabilmeyi amaçlıyor. Sahnede yükselen ezgi, bu başkaldırının en net ifadesi olarak algılanıyor: “Çevir A’yı çevir B’yi… Bütün sözler erkekler tarafından söylendi mi? Çevir A’yı çevir B’yi, değiştir bakalım düzeni…”