Sözlü tarihyle İzmir ve Türkiye’nin kamusal seramik hafızasını keşfeden proje; sanat, mimarlık ve hafıza ilişkisini yeniden şekillendiriyor.

Kurumsal iş birliğiyle yürütülen Sözlü Tarih Projesi, seramik panoların yalnızca fiziksel yüzeyler olarak değil, ardında yatan üretim süreçleri ve mimarlıkla kurduğu ilişkiyle de okunması gerektiğini gösteriyor. Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM) ile Şehrin Panoları’nın ortak çalışması, bu bağlamda kamusal alanlarda görülen seramik ve mozaik panoların geçmişini ve bugünümüze etkisini sanatçıların sözlü anlatıları üzerinden gün yüzüne çıkarıyor. Projeye dair ilk adımlar, sahada karşılaşılan eksikliği temel alıyor: üretim süreçleri, mimarlık-sanatçı etkileşimi ve dönemin koşullarıyla ilgili neredeyse tamamen kayıt dışı kalmış bilgiler, şimdi kayıt altına alınarak paylaşılır hale geliyor.
“16 sanatçı ve mimar” ifadesiyle özetlenen amaç, yalnızca bireysel deneyimleri belgelemek değil, bu kişilerin kurduğu bağları ve kent hafızasına ne şekilde yerleştiğini de açığa çıkarmaktır. İzmir’de 2025 Ekim’de başlayan çalışmalar, Bingül Başarır, Mehmet Tüzüm Kızılcan ve Mustafa Tunçalp ile yapılan ilk röportajlarla temellerini attı; 2026 Ocak itibarıyla Tülin Ayta, İlgi Adalan, Beril Anılanmert ve Doğan Tekeli ile sürdürülerek genişliyor. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in ilk kuşaklarından günümüze uzanan bir hafıza zincirinin oluşturulması yönünde ilerliyor.
Projenin amacı ise mimarlıkla seramik arasında kurulan ilişkinin canlı tanıklar aracılığıyla görünür kılınması ve bu hafızanın kalıcı bir değer olarak korunmasıdır. Ergül’e göre 1950’ler ile 1970’ler arasında bu iş birlikleri bilinçli bir kültürel yönelim olarak şekillenmiş; kamusal alanın sanatla buluştuğu, kent kimliğinin sanata dokunduğu bir dönemin kapıları aralanmıştır. İstanbul’daki Manifaturacılar Çarşısı, 4. Levent ve Saraçhane gibi yapı örnekleri, bu birlikteliğin somut kanıtları olarak karşımıza çıkıyor.
“Hayata karışma gücünü sağlayan mimaridir” sözleriyle dönemin ruhu özetlenirken, sanatçıların kişisel arşivleri de dijitalleştirilerek daha geniş kitlelere ulaşacak. Başarır, 1950-70’lerin kamusal alanda seramiğin en görünür olduğu dönem olarak kırmızı bir çizgi çizerken, Kızılcan ise bu panoların gündelik yaşamın içinden koparıp algıyı açan müdahaleler olarak değerlendirilmesini vurgular. Dijital arşivlerin yakında erişime açılması planlanan kayıtlar, hem akademik çalışmalar için güçlü bir referans kaynağı oluşturmayı hem de kentlerin duvarlarındaki sakin birikimi gelecek nesillere taşıma görevini üstlenmeyi amaçlar.