Gülün açtığı gece: Şems-i Tebrizi, Mevlânâ ve Alamut’un gizli yüzlerini keşfedin; aşk, bilgelik ve efsanelerin iç içe geçtiği derin bir yolculuk.

Ünlü yazar ve oyuncu Başak Sayan’ın yeni romanı “Gülün Açtığı Gece”, tarih ile kurgu arasında örülü bir yolculuk sunuyor. Roman, bilimsel keşif peşinde olan bir nükleer fizik doktoru ile dünyayı sarsacak bir gelişmenin eşiğinde karşılaşılan tehlikeli olayları takip ederken, tarihin saklı köşelerini de gün yüzüne çıkarıyor. Günümüzle 1200’lü yıllar arasında kurulan bu paralelde, Şirin Özdemir’in peşindeki istihbarat odaklarının gölgesinde geçen mücadele, yalnızca bir kaçırılma öyküsü değil; aynı zamanda kadim bilgilerle modern bilimin çatışmasını da gözler önüne seriyor.
Şirin Özdemir’in arayışı, Profesör Algan Ataman ile bir araya geldiğinde tehlikelerden ve sıradan bir bilimsel keşiften çok daha fazlasını bağlayıveriyor. Bu süreç, Şems-i Tebrizi’nin kimliği ve Mevlânâ ile olan dostluğunun karanlıkta kalan yönlerini aydınlatıyor. Roman, Alamut kütüphanesinin yıkımıyla saklı kalmış bilgi kümesini hatırlatırken, geçmişin izleriyle bugünün olaylarını birleştiriyor. Böylece okuyucular, tarihin sessiz sayfalarına dokundukça, söz konusu dönemin entelektüel mirasının ne ölçüde bugünümüzü şekillendirdiğini keşfediyor.
“Gülün Açtığı Gece” yazarın dört yıl süren yoğun çalışmasının bir ürünü. Şems-i Tebrizi’yi yeni bir bakış açısıyla ele alan roman, bir yanda altıncı Alamut imamı Celaleddin Hasan’ın oğlu olduğu iddialarını gündeme getirirken, diğer yanda kelam, fıkıh, astronomi ve matematik alanlarında derinleşen bir entelektüel birikimin Mevlânâ’ya nasıl yön verdiğini ortaya koyuyor. Eser, alternatif tarih düşüncesinin sınırlarını zorluyor ve Şems’in rolünü sıradan bir dini figürden öte çok yönlü bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.
Alamut Kütüphanesi’nin yakılmasının ardından geriye kalanlar konusundaki tartışmada, kütüphanenin yalnızca metinlerin kaybı anlamına gelmediğini, insanlığın ortak hafızasının da yok olduğuna dikkat çekiliyor. İçerdiği nadir el yazmaları ve uzun geçmişe uzanan belgelerle bu koleksiyon, tarih bilgisinin taşınmasına yardımcı olan bir köprü görevi görüyordu. Yakılma olayının sonucunda pek çok sorunun yanıtı da ortadan kalktı; bu, günümüze ulaşmamış bilgi parçalarının birçoğunu çağrıştırıyor ve bu kayıplar üzerinden tarihsel bellek üzerine yeniden düşünmemizi tetikliyor.
Ataerkil düzen ve güç dengeleri üzerine kurulu anlatı, dönemin siyasi yapısında kadınların varlığı ile bunu sınırlayan ataerkil sistem arasındaki çatışmayı inceliyor. Romanda kadın yöneticilerin mevcut rolleri mercek altına alınırken, Türk ve Orta Asya kültürlerinde görülen kamusal gücün farkı da altı çiziliyor. Bu dinamikler, geçmişteki iktidar mekanizmalarının bugün bizi nasıl etkilediğini sorgulamamıza vesile oluyor.
Görünürlük ve entelektüel üretim arasındaki ilişki ise yazarın yakınmalarını ve mücadelesini anlamamıza yardımcı oluyor. Oyunculuk kariyerinin bir kimlik olarak algılanmasıyla yazarlığın kuruluşunu karşılaştıran Sayan, kadın sanatçılara biçilen kalıpların eleştirel bir şekilde sorgulanması gerektiğini belirtiyor. Özellikle dinamik bir kariyerin yanı sıra entelektüel üretiminin de sahiplenilmesini talep eden yazar, bu iki alanın birbirini nasıl beslediğini irdeliyor.