DOLAR
37,9772
EURO
41,6773
ALTIN
3.708,46
BIST
9.379,83
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Malatya
Çok Bulutlu
17°C
Malatya
17°C
Çok Bulutlu
Pazar Az Bulutlu
20°C
Pazartesi Çok Bulutlu
20°C
Salı Hafif Yağmurlu
20°C
Çarşamba Karla Karışık Yağmurlu
10°C

NİYE BAĞIRIYORSUN? – 2

05.04.2025 12:53 | Son Güncellenme: 04.04.2025 20:12
48
A+
A-

 

 NİYE BAĞIRIYORSUN?

   

Sadece

kendi çıkarı için yaşayan insanlar kötüdür;

menfaati elinden kayınca çok bağırır,

psikolojik bütünlüğü bozulunca

sıkıntıdan daha fazla bağırır.

 

Şunu da hatırda tutmak gerekir ki bağıranlardan nefret etmeyin, kendini ve onları başkalarıyla kıyaslamayın ve kesinlikle onlar için kaygı, stres girdabına düşmeyin; her şeye rağmen mutlu olun, mutlu ve huzurlu olmayı bilin. Çünkü bunlar hayatta olmanın bir gereğidir. Ve Mevlana’ya nispetle; kalbin köşküne kurulmuşsa nefis, insan da hayvan da bir; manaya bakmayı öğrenmişse göz, güzel de çirkin de bir; vermeye uzak kalmışsa bir el, fakir de zenginde bir; ezandan namazdan huzursuzsa kulak, duyan da sağır da bir…

İnsanları, farklılıklarıyla birlikte sevmek gerekir, bağıranlara bir dereceye kadar tahammül etmek de gerekir. Ancak bağıranlar, kendilerini her zaman kontrol edemeseler de yaptıkları şeyin ne kadar çirkin olduğunun bilincine varmaları ve öyle davranmaları gerekmez mi? Fakat bunu yapmıyorlar yahut yapamıyorlar veyahut hep kolayı tercih ettiklerinden yapmak istemiyorlar.

En munis insanların dahi zaman zaman şu haz ve hız dünyasında böyle bir duruma düşmesi mümkündür. Hata yapmak insana mahsus bir özelliktir fakat tövbe gibi büyük bir silgi ve silme potansiyeli de insanda vardır. Hayatta böyle bir anafora düşmek hiç sorun değil, kıymetli olan şey oradan nasıl kalkıp yürüdüğün ve koşarak gittiğin yerdir. Böyle bir meydan savaşında zafer zamanla kazanılır, zafere ulaşmak için acele edenin yenileceği garantidir. Ancak bağıranlar yahut bağırma mecburiyetinde kalanlar sabır, sebat ve metanet üzere olmaları, dünyaya geliş amaçlarını, doğum, hayat ve ölüm gerçeğini hatırlamaları, dosdoğru hayat yolunu sağlam tutmaları icap etmez mi?

Ne yaptığını yahut ne yapamadığını değil, kişiliğini değil, hobilerini değil; sen kimsin, kim olduğunu anlat. İki çeşit asabi adam vardır; biri içine atanlar, diğeri ise dışa vuranlardır. Dışa vuranlar, aradığını bulamadığında market kasiyerine bağıranlardır. İçine atanlarsa aradığını bulamayanların çığlıklarına her gün sessiz kalan kasiyer gibidirler. Bir gün patlarlar ve gözlerini karartıp mağazayı birbirine katarlar. Ve durumda sadece malı ucuz olan bağırır; sarraf bağırmaz, işportacı bağırır, sebzeci bağırır.

Sadece kendi çıkarı için yaşayan insanlar kötüdür; menfaati elinden kayınca çok bağırır, psikolojik bütünlüğü bozulunca sıkıntıdan daha fazla bağırır. “İnsan hazdan üstün olduğu gün, acıdan da üstün olacaktır” der Seneca. Her şeye rağmen asla sızlanma, şikâyet etme, bağırma, sesini yükseltme… Çünkü sızlanman, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir. Ve artık bağıranlarla uğraşmak ve onları iyileştirmek yerine, ince şeyleri detaylı düşünenleri mükemmelleştirmeye çalışmak gerekir. Aklen ve kalben fakir olanlar gösterişlidirler, zengin olanlarsa gürültülüdürler; aklen ve kalben servet sahibi olanlarsa sessiz, sakin, sükût ve erdem sahibidirler.

Edebinden susar insan, bağırmaz ve çağırmaz; ölçülü yaşar, ağlamasında gülmesinde, yatıp kalkıp uyumasında, konuşup susmasında bilinçli yaşar insan. Toprağın üstünde edeple, altında kefenle bezenir insan. Hz. Meryem gibi iffet ve edebi seninle ölçebiliyorlar mı? Lakin şu hayatta bazen ağırbaşlı ve akıllı, bazen çılgın ve havalı, bazen sert ve atarlı olmak da gerekiyor.

Dünyanın dönüşü doğrultusunda çevrilen kirman gibi çevrilen şu kâinatta el sanatları; insan ruhunun tüm nakışlarını ortaya koyup gösteren bir ayna gibidir; o sanatla nahif ruhlar rahatlar, hassas kalpler hafifler; bağıranlarsa bu nimetten hep mahrum kalırlar.

En ağır yükün kafan. Bir dağın sırtında dağ varmış gibi ağır. Beynin şu beş atlının; kinin, nefretin, öfkenin, düşmanlığın ve kıskançlığın kafana yüklediği ağırlık altında eziliyor. Korkuların artırdıkça artırıyor, endişelerin derinleşiyor. Bu durumdan kaçmak istiyorsun takatin yok, sürünüyorsun; savaşmak istiyorsun gücüm yok, yeniliyorsun; öylece donup kalmışsın kıpırdayamıyorsun. Kaybetme ile kazanma arasında öyle kıldan ince bir çizgidesin ki onu da tarif edemiyorsun.

Öfke, akılsızların sinesinde barınır! Ancak büyüklerin öfkesi sevgisindendir. Öfkenin altındaki sevgiyi anlayamazsan öfkelenerek gidersin. Zaman gelir büyükler küçüklere yol, yordam gösterir, zaman gelir küçükler büyüklere yol, yordam gösterir.

En değerli hediyenin özü bir ruha özel ve güzel olduğunu hissettirebilme kabiliyetidir. Bu çeşit insanlar Hakkın rahmetine kavuşmak için ölmeyi beklemezler, ölmeden rahmete ve merhamete kavuşmanın kıymetli olduğunun bilincindedirler. Ne güzel demiş Sezai Karakoç, imtihan ve çile hepimizi saran gökkuşağıdır. O çileyi çeken ve o imtihanı başaranlar ince şeyleri çok detaylı düşünebilenlerdir.

Toplum sıkıştığı zaman bir simgeye, sembole, kişiye; kısa bir kurtarıcı şeye yaklaşıyor, yapışıyor. Baktı olmuyor başka bir şeye, daha başka bir şeye yama oluyor. Fakat kendi olamıyor; aslı, özü, kendisi olamıyor. Ve tükenince bağırıyor, bağırdıkça boğuluyor yine bağırıyor, bağırıyor… Toplumca sınır problemimiz var; toplumca iyi niyet, samimiyet, hassasiyet, ciddiyet, teslimiyet ve marifet problemimiz var.

Ve vakti geldiğinde ve gerektiğinde bu çeşit kafalardan kim kimdir, kim değildir bilinecektir. Şu güzel ülkemde, bu kafalara dair çok iyi bilinen fakat henüz söylenmeyen çok şey var. Fakat yakındır, vakti geliyor her şey söylenecektir. Ve burası Anadolu! Bu topraklarda özümüzle biz Türkiye’yiz, özümüzle Türkiye olarak kalacağız hem de ebediyete kadar.

Her şeyi kendine, annene, evladına layık şekilde yap, onlarla konuşuyormuş gibi herkesle konuş… Bir olma, birlikte olma, beraber olma zamanı. Dünya çok farklı bir yere gidiyorken vakit birlik olma zamanı. Kafadan konuşma zamanı değil, kafadan susma zamanı da değil, kafadan bağırma zamanı hiç değil. Ey hekim! Hastaya kendi anan gibi, evladın gibi bak. Ey öğretmen! Öğrenciye kendi evladın gibi konuyu anlat. Ey mimar, ey mühendis, ey usta, ey çırak! Binayı kendin oturacağın gibi projesini çiz, malzemesini al, inşa et, boyat, donat…

Doğru ve kaliteli konuşmak, nerede neyi ve nasıl konuşacağımızla ilgilidir. Kaliteli konuşmaların temelinde samimiyet vardır. Diğer şeyler hep samimiyetin üzerine konur, yerine değil. Samimiyete yerine göre hassasiyet eklenir, gerekirse ciddiyet eklenir. Ve gönülden bir teslimiyet ile ancak marifet hasıl olur. Hassasiyet ve ciddiyet daima samimiyetin üstüne konur, yanına değil, yerine hiç değil.

Mahur Beste’sinde Ahmet Hamdi Tanpınar’da “Cahilsin; okur öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur” der.

Dünün doğmamışıydık, bugünün dirileri ve yarının ölüleriyiz; kimliğimizi o kadar abartmaya ve bağıra bağıra söylenmeye hiç gerek yok. Yunus Emre’nin dediği gibi “Nice han nice sultan, tahtı bıraktı geçti. / Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.

Göçmen kuşlar misali göçmeli bu dünyadan;

Göçmeli, kuşlar misali göçmeden şu dünyadan…

Hayatında kalemi kullandığın kadar silgiyi de kullan; önemlilerin altını çiz, gereksizlerin üstünü çiz; olmuyorsa hepsini sil, silgili yahut silgisiz…

Berceste beytinde noktayı Nedîm şöyle koyar:

Ayağın sakınarak basma amân sultânım

Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun.

 [Ey Sultanım! Ayağını sakınarak, çekinerek basma. Rahat ol!

Dökülen şarap, kırılan da rintlerin kadehi olsun. Sorun değil.]

Suyun yaradılışına hayranım” der ve şöyle devam eder Fürug Ferruhzad. “Eğer ağaca eşlik ederse, onu tomurcuklandırır. Eğer ateşle temas ederse, onu söndürür. Eğer kirlilikler ile karşılaşırsa, onu temizler. Eğer un ile kucaklaşırsa, onu pişirime hazır hale getirir. Eğer güneşle birleşirse, gökkuşağı oluşur. Ancak yalnız kalırsa eğer, gitgide kokuşur. Gönlümüzde Su’ya benzer, başkaları ile olduğunda yaşayan ve etkileşebilendir. Yalnızlıkta ise ölü ve tutuktur. Birlikte olmalarımızın değerini bilelim. Öyle insanlara çıksın ki yolumuza; kalbimizi tomurcuklandırsın, yeri gelince söndürsün yeri gelince temizlesin, pişmeye hazır hale getirsin, gökkuşağımız olsun. “Su gibi aziz ol” der Mevlâna. Su gibi aziz olun, olalım…”

Senin bağırmanla su dahi yalnız kalıyor, gitgide kokuyor; tutuklu kalıyor, ölüyor… Ne zaman su gibi aziz olursun?

Ya bağıranlar! Allah, azan karıncaya kanat takarmış, bir kuşa yem edermiş. Her yükselişi bir hayra, her düşüşü bir şerre yormamak lazımmış.

 

04.04.2025

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.