NİYE BAĞIRIYORSUN?
“Yıllar sonra öğrendim ki
bağırıp çağırmana hiç gerek yok.
Sesini duymak isteyene bir fısıltı yeter” der
Farid Frajad.
Şu fazla bağıranlardan kötü niyetli olanlar, ‘nerden, ne zarar versek kârdayız’ diyorken iyi niyetliler ‘zararın neresinden dönersek kârdayız’ düşüncesiyle hareket ediyorlar. Arada büyük bir fark var. Şikayetçi insanlar kötü huyludur, bağırırlar, seslerini çok fazla yükseltirler. İyi insanlar şikâyet etmez; her haline hamd eder, her nimete şükrederler; derinlemesine okur, derinlemesine düşünür, derinlemesine anlar ve hayatın merkezinde en derininde yaşarlar. İyi insanlar sözlerini yükseltirler, onlar karanlığa mum yakarlar… Mütemadiyen akan hayatımıza en özel farkı katan bakış açımızdaki inceliktir. Altın ve gümüş taşıyan lakin saman yiyen katırlarsa bu cümlelerdeki inceliği asla kavrayamazlar. Allah, şöyle emreder: “Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini yükseltme; çünkü seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır.” (Lokmân; 31/19)
İnce şeyleri detaylı düşünemeyenler bağıra bağıra konuşurlar. Çünkü “Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir. Yabanî bağırır, medenî insan konuşur” der, Cemil Meriç. Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyin, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider.” (Hucurat; 49/2) Hz. Muhammed (sav) de “Âdemoğlunun günahlarının çoğu, dili yüzündendir” demiyor mu?
“Yıllar sonra öğrendim ki bağırıp çağırmana hiç gerek yok. Sesini duymak isteyene bir fısıltı yeter” der Farid Frajad. Bağıranlar, bardağı dolduran yüzlerce damlayı göremiyorlar ve her şeyi bardağı taşıran o son damladan olduğunu biliyorlar. Bardağı dolu ve boş tarafı hikâyesi fazlaca kullanılır. Boş olduğun kadar yanarsın çünkü bir plastik bardağın su ile dolu tarafı ateşte yanmaz. Kendini hakiki bilgilerle ve iyiliklere bardağın dolu tarafı gibi donatman lazım.
Beynimiz, ona en çok anlattığımız cümlelere inanıyor, bağıranların beyni ile ince düşünenlerin beyni alışkanlığına böylece devam ediyor, kendilerini değiştirmiyorlar yahut değiştiremiyorlar. Oysa beyin, ‘yapabilirim, yapıyorum’ dediğin anda yüz milyar sinir hücren seninle hedefe odaklanmaya başlıyor. Fakat insanların çoğu menfaatine, bir kısmı akarına ve kolayına geleni seçip potansiyelini o yönde kullanıyorlar. Çok az insan hakikate çağıran o meşakkatli yolu kullanıyor.
Bağıranlar, bir şekilde bir şeylere ikna edilmişlerdir. İkna edilmişlerle yola çıkılmaz, yol alınmaz, en kritik zamanlarda her kavşakta menfaat pazarlığı yapmaya kalkarlar. Onlar onu, bunu, şunu övüp yahut sövüp ceplerini doldurmanın derdindedirler. Onların korkusu açlık değil aslında, alıştıkları konforu kaybetmekten korkuyorlar. Bazı insanlar öyle bir konfor bataklığına yuvarlanmışlar ki bundan vazgeçmemek için çok şeylerini feda edebilirler. Bizim insanımızın muhabbeti iyidir, hoştur fakat yine de Allah eline fırsat vermesin! Ne güzel söylemiş Hz. Ali (kv): “Mal sarhoşluğu, içki sarhoşluğundan da beterdir.” Bazı insanları taştan tahtadan yapılan bir puta secde ederken göremezsin. Çünkü onların putları kefende olmayan dünyalık ceplerindedir. Ceplerine dokunduğunda onları bir gör, gördüğüne asla inanamazsın. Küçük putlar karşısında dik durduğuyla övünenlerin cebindeki büyük puta dokunduğunda, asıl putun ne olduğunu görürsün. Menfaatine dokunmadan kimin davasının Hak, kiminkinin Hak’tan gayrı şey olduğunu bilemezsin.
Bağıran da bağırmayan da birbirine benziyor ancak davranışları çok faklı; dış görünüşüne aldanıyoruz insanların, tuz da şeker de birbirine benziyor lakin tatları çok farklı… Bağıranlarla, derin düşünenler aynı şeylere aynı isimleri veriyorlar ancak aynı anlamı her zaman veremiyorlar.
Yine bu cümleden söylemek gerekirse eğitim gerçeklerin öğretilmesi değildir. Eğitim düşünmek için aklın ve kalbin eğitilmesidir. Çünkü “düşünmek insanın ait olduğu yeri bulma çabasıdır” diyor İbrahim Kalın. Halden dilden anlayan ince düşünceliyle ve usandırmayanlarla her yokuş çıkılır, her eğim inilir, her yol gidilir. Biriyle aynı yolda olmak, aynı odada bulunmak, aynı yatakta uyumak sizi onunla yakın ve ayaktaş etmez. Biriyle ne kadar yakın ve hemhal yaşadığınız, görünür ve kendiniz olduğunuz, inceden ve derinden düşündüğünüz, duygu ve düşüncelerinizi paylaştığınız, anlayıp ve anlaştığınız en savunmasız ve en muhtaç olduğunuz zamanlarda belli olur.
Bir yere hak ederek gelenler genelde mütevazıdırlar. Tepeden atamayla, kayırmayla gelenlerse kibir abidesidirler, yanına yaklaşamazsınız; yaklaştırmazlar. Boş adamlar çabuk şişer, hızlı şişer; çok çabuk patlar, bağırır çağırır ve sönerler. Ne kadar az biliyorsan o kadar fazla bağırırsın, ne kadar fazla biliyorsan fısıltıyla da anlaşırsın.
Ateş saatlerce yanar ve suyu harlar, ısıtır ve kaynar da o kaynar su saniyeler içinde ateşi söndürür, kül eder. Vefasızlığı başka nasıl tarif edebilirsiniz! Bağıranlar bu misalde olduğu gibi en yakınlarını kırar, döker ve çöp ederler. Yine de fazla bağıran kişiden fazla korkma. Sana karşı psikolojik şiddet uygulayan, sonra da sakin bir şekilde kenara çekilip ‘suçlu olduğunu gördün mü?’ diyen kişilerden çok fazla kork. Onlar çok tehlikeli kişilerdir.
Kafalarında uydurduğu ucube kişiliği, muhataplarında bulamayanlar, o kişilerde bir eksiklik ve bir zayıflık görüyorlar. Eksikliğin ve zayıflığın kendilerinde olduğunu bir bilselerdi o kadar bağıramazdılar. Keşke o bağıranlar, dış güzelliğine düşkün oldukları kadar duygu ve düşünce güzelliğine de düşkün olabilselerdi. Dış güzelliğimizle ilgilenenler, iç güzelliğimizle ve iç dış derdimizle ilgilenmiyorlarsa, onlar sahtekârdırlar. Kapımızda beslediğimiz bir köpek bize havlamaya ve çemkirmeye başlamışsa, artık onu besleyen başka birileri etrafında dolaşıyor demektir.
Ayrıca bir şey hakkında çok konuşan o şeyden fazlasıyla habersizdir. Çünkü bir şeyi ne kadar az bilirseniz, onu o kadar şiddetle savunursunuz. Bir şeyin gerçek sahibiyseniz ‘bu benimdir’ diye sokaklarda bağırır mısınız? Asla. Ve olmadığın şeye bürünüp bağırmak en iyi gizlenmenin yoludur. Bağıranlar, ihaneti tercih edenlerdir; kendilerine yahut başkalarına, her şeye; onlar hata yapma konusunda asla yanlış yapmazlar. Çünkü onlar, önce kendi kul haklarına girmişlerdir; kendi kul hakkına girmiş olanlar herkesin kul hakkına da girebilirler.
Sık sık verilen öğüt bağıranları çok fena sıkar. Oysa çiviyi çakabilmek için başına defalarca çekiç vurmak gerekir. Bu çekiç bağıranlarda çoğu zaman aksi tesir yapar, onların daha yükselen bağırtı çağırtı sesleri sizin kafanıza birer çekiç gibi iner de iner. Konuşan ve susan kafaları dinlemeyin! Boş konuşan, bomboş susan ve bağıran kafalar bunlar! Bilmedikleri için ya konuşurlar ya susarlar yahut bağırırlar. Onların vesayet dönemi bittiği için kafalarından bağırıyorlar ve bağıra bağıra susuyorlar. Şayet barışın sembolü olan güvercin, bir kartala meydan okuyorsa bunun ne kadarı cesaret ne kadarı siyaset ne kadarı gaflet ve dalalettir; durumu iyi değerlendirmek gerekir. Bütün çiçekler, böcekler, ağaçlar ölmeden önce çok ses çıkarırlarmış, son kez iyi meyve verirlermiş ve sonra ebediyen susarlarmış. İnsanı iş değil kafadan konuşan insan yoruyor, insanı yol değil, kafadan susan yol arkadaşı yoruyor. İş yorgunluğu da yol yorgunluğu da dinlenince geçiyor, kafadan bağıran insan yorgunluğu bir ömür geçmiyor…
Düşünen kafaların sayısı konuşan kafalardan çok daha fazla olması gereken bir zamandan geçiyoruz. Konuşan kafalar bağırıyor. Düşünen ve dinleyen büyük kafaları, konuşan, susan ve bağıran kafalar tarih boyunca eleştirmiştir. Düşünen, değer üreten ve iş yapan dâhi kafalara en çok bu zamanlarda ihtiyacımız var. Bu kafalar, bir yerlerde çok toplantı yapıyorlarsa hiçbir şey konuşulmuyordur, çok şey konuşuyorlarsa hiçbir şey anlatılmıyordur, çok bağırıyorlarsa hiçbir şey anlaşılmıyordur.
DEVAMI VAR…