Düşünsenize!
Henüz bir şiir yazamayanlar,
henüz yazılan bir şiiri şerh edemeyenler
Kur’an’ı ve hadisi tüm incelikleriyle nasıl anlayıp,
dilin inceliklerini kullanarak din eğitimi nasıl yaparlar?
İşte bunu henüz hiç bilemiyorum.
Ya siz?
Din eğitimi en temelden başlanarak en doğal, en yalın, en basit, en sade, en net, en anlaşılır bir şekilde insanların akıllarına, zekâ ve kabiliyetlerine uygun bir biçimde, kendi hızında yavaş yavaş, yaşaya yaşaya, sindire sindire, azdan çoğa, küçükten büyüğe, basitten karmaşığa doğru bir plan çerçevesinde anlatılmalıdır. Mesela Hz. Ömer’in (ra) Bakara Suresini ezberlemesinin on iki yıl sürdüğüne dair rivayetler, onun zihni kapasitesinin yetersizliğiyle değil, tamamen ‘oku, anla ve uygula’ şeklinde özetlenebilen ‘Kur’an’ı anlama ve yaşama metodu’ ile ilgilidir. Henüz kalbine iman yerleşmemiş birini namaz kılmaya zorlamak, onu cihada davet etmek ne alaka! Bu, henüz temeli atılmamış binaya çatı hazırlamak gibi bir şey!
Bizce.
Halbuki din akıllara rehber, gönüllere şifa, bedenlere deva olmanın yoluydu. Şimdi din anlayışından kararan ruhlara aydınlık, sığ zihinlere derinlik, karışık duygulara huzur, tedirgin bedenlere rahatlık vermesi bekleniyor fakat vermiyor, veremiyor. Ve dil ve edebiyatımız suskun kalplerin çığlığıydı. Lakin henüz kimse duyamıyor, duyan anlayamıyor, anlayan anlatamıyor!
Sizce?
Bütün din eğitimcilerine de öğretmenlere, din görevlilerine, cemaat önderlerine; herkese bir başka dinleri en iyi derecede öğrenme zorunluluğu getirilmelidir. Dini metinlere, din anlayışlarına üçüncü gözle, nesnel bir şekilde bakabilmeyi öğrenmelidirler. Yoksa dini metinlerin arasında, farklı din anlayışların tam ortasında boğulacaklar; boğulduklarının farkına ancak kendi çabalarıyla daha yukarıdan, daha ileriden, daha derinden bakarak kurtulduklarında yahut bir el tarafından kurtarıldıklarında anlayacaklar.
Ve tüm dil eğitimcilerine, bir yabancı dili en iyi derecede öğrenme zorunluluğu getirilmelidir. Türkçeye dışarıdan üçüncü gözle bakamayan biri, Türkçe öğretimi yapamaz; ana dilinin içinde boğulur, kendini su yüzüne çıkaramaz. Üçüncü gözle bakabilseler boğulduklarını anlayacaklar, çıkamadıkları için anlayamıyorlar.
Peki ya o vakte kadar geçen yıllar geri gelir mi? Kaçan fırsatlar bu topraklara döner mi? Elden kayıp giden değerler küllerinden yeniden doğar mı?
Mümkün! Fakat zor, çok zor!
Yazıya şöyle farklı bir pencereden daha bakılabilir mi, bilemiyorum. Ancak bu yazıyı bir soruyla bitirmek istediğim için kendimi buna mecbur hissediyorum.
Doğu medeniyetinde şiir Araplarda doğdu, Farslarla gelişti, Türklerle zirveye yerleşti. Şiir, kelam ve beyan kabiliyetinin damıtılmış halidir; kelamın ve beyanın özüdür, özün özüdür. Mimari, heykel, resim, musikiden sonra şiir sanatın zirvesidir. Dünyanın her yerinde analar çocuklarını “eee… eee… eee…” şiiriyle uyutur. İnsan tattığı her şeyi damıtıp damıtıp şiir kalıplarına dökerek söyler. Ve şiir söz dehalarının eseridir. İnsan bilmediği için anlatır ama kimse anlamaz. Bilen susar, yaşayarak anlatır, hayatı iliklerine kadar yaşayanlar sadece anlar. Şiir yaşanmışlığın zirvesidir. İnsan sever, kavuşamadığında âşık olur ve yaşadığı aşkı sözün zirve kalıplarına döker. Biz kavuşamayanların hikayesini bu mısralardan okuruz. Şiirde iyinin iyisi vardır, güzelin güzeli vardır, seçilmişin seçilmişi vardır; bir ‘mısra-ı berceste’ vardır. İyinin de güzelinde bercestenin de bir zirvesi vardır.
Bundan dolayıdır ki berceste şiirlerin şerhini bilmeyenler Kur’an’ı, onun ruhuna uygun derinlikte, genişlikte ve yükseklikte şerh edemezler, hadisi de. Kur’an tefsirine, berceste beyitlerin şerhleriyle başlanmalıdır. Bir şiirin, her kelimenin bir farklı anlamına göre farklı bir mana verip yeniden okunması ve yorumlanması gerekir. Mesela Arapça yazılan bir beyitteki ha (ح) harfini düşünün. Bu harf belki hatalı yazılmıştır. Üzerinde nokta varsa hı (خ), yoksa ha (ح) olur. Nokta karnında ise cim (ج) olur. Bilemezsin. Tüm ihtimallere göre mısra-ı berceste kabilinden bir şiiri şerh edebilmelisin. Bu bağlamda şerh yapacak akıllı adamların duracakları yer kesinlikle kalabalıkların en önü olmalıdır. Durduğu o yerdeki asıl göreviyse makas gibi kollarını açarak “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diyebilmektir. Böyle haykırabiliyor musun?
Düşünsenize! Henüz bir şiir yazamayanlar, henüz yazılan bir şiiri şerh edemeyenler Kur’an’ı ve hadisi tüm incelikleriyle nasıl anlayıp da dilin inceliklerini kullanarak din eğitimi nasıl yaparlar? İşte bunu henüz hiç bilemiyorum.
Ya siz?